Kadın ve Kadın Hakları -3- Türk Edebiyatında Kadın Yazarlar ve Şairler

Güncelleme tarihi: 12 Oca 2021



“Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş

Toprağa tutku, kendinden dolayı

Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para

Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga

Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga

Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde

-Bilmiyoruz neden kavga.”


Gülten Akın, İlkyaz



Giriş


Tarih boyunca sanat için birçok tanım verilmiş, her sanatçı kişisel deneyim ve bilgi birikimi ile bir sanat tanımını tercih etmiştir. Genel bir tanım verecek olursak, sanat; sanatçının kullandığı somut malzemeyi, kendi yaratım gücünü kullanarak duygu ve düşüncelerini yansıtan başka bir somut malzemeye dönüştürmesi ve soyut olanı nesneleştirmesidir. Bu süreci bir yaratım, doğurma hali olarak ele almak mümkünse de bir tür kazı, var olanı açığa çıkarma olarak da algılayanlar vardır. Yüzyıllar boyu bu var etme süreci olarak tanımlanan sanat ataerkil toplum yapısı içerisinde erkeğe has görülmüştür. Kadın, mitler içerisinde bir Ana Tanrıça, bir yaratıcı olarak tasfir edilse dahi demokratik rejimlerde bile ikinci sınıf vatandaş hatta köle muamelesi görmüştür. Bu muamele kadının toplum içerisinde var olmasını engellemiş, her alanda olduğu gibi sanat ve edebiyatta da ürün ortaya koymasını en zor hale getirmiş hatta imkansız kılmıştır. Kadının sanat eseri ortaya koymasını engelleyen en yaygın kanı ise onun ancak beğenilecek bir varlık olarak görülmesi, onun beğenmek ve bunu anlatmak hakkının olmadığı düşüncesidir. Çünkü kadın bir sanat eseri, bir şiirdir. Bir sanat eserinin sanat eseri üretmesi saçma görülür. Bu da kadının metalaştırıldığına, bir nesne konumuna koyulduğuna bir işarettir. Öyle ki bu düşünce yaygın olarak hala devam etmekte bazı büyük, aydın isimler dahi böylesine yanlış bir tanımlamayı yapmaktadır. Kadınlar toplum içerisinde var oldukça, diğer bir ifade ile insanlaştıkça sanat alanında da kendilerini göstermeye başlamışlardır. Türk Edebiyat tarihinde kadının yerini inceleyeceğimiz bu yazıda ülkemizde de kadının, tıpkı dünyada olduğu gibi, haklarını kazandıkça var olduklarını tespite çalışacağız.


Klasik Türk Edebiyatında Kadın Şairler


“Bir müennes yigdürür kim ehl ola

Bin müzekkerden ki ol na-ehl ola”


“Eğer ehil ise, ehil olmayan bin erkeğe göre bir kadın daha iyidir.”


Mihri Hatun


Türk Edebiyatında 15. Yüzyıl sonlarına kadar bilinen tek kadın şair, Selçuklu döneminde yaşamış ve aynı zamanda falcılık yapmış Müneccime Hatun’dur. Osmanlı Dönemi’nde kadınlar uzun yıllar boyunca şiir ile uğraşamamıştır. Divan Edebiyatı şairleri aşık olmayı ancak erkeğe yakıştırmış, kadını beğenilmeye layık bir varlık kabul etmiştir. Öyle ki erkeğin bir kadını doğrudan beğendiğini söylemesi de pek hoş karşılanmaz. Bu yüzden şiirler hastalıklı bir tutku üzerine ya da aşk duygusunun bir ince hastalık olarak betimlenmesi ile yazılır. Kadının aşkını dile getirmesi ise erkeğin boynunu eğen, ayıp bir durumdur. 15.Yüzyıl itibari ile az da olsa kadın şairlerin kendilerini göstermeye başladığını görüyoruz. Bu şairlerin babaları toplumda kabul görmüş, unvan sahibi, sanatla ilgili kimselerdir. Bahsedilen okumuş, kültürlü babalar kızlarının da eğitim görmelerini, sanatla ilgilenmelerini sağlar. Yine de bu şairlerin eserlerinden çok azı erkek egemen şiir anlayışı içerisinde kadın duyarlılığını yansıtır. Çoğu, eserlerini erkek egemen şiir içerisinde kabul görme endişesi ile ya da ayıplanma korkusu içerisinde erkek üslubuna özenerek, taklit ederek yazmıştır. Bu kadın şairlerin eserleri ya ciddiye alınmaz ya da açıkça fıkralara konu edilerek alay edilir. Böyle bir ortamda ilk varlık gösteren Divan Edebiyatı kadın şairi Amasyalı Zeynep Hatundur. Ardından şair Leyla Hanım, Fıtnat Hanım, Mihri Hatun, Fatma Ani Hanım, Feride Hanım gibi önemli isimler varlıklarını göstermeye çalışmışlardır. Fakat bunlardan çok azı kadın duyarlılığı ile eser verebilmiş, yine de erkek üslubundan çok uzaklaşamamışlardır. Öyle ki Mihri Hatun şiirlerini beğendiği şair Necati’ye kendi şiirlerini gönderdiğinde bu Necati’nin hiç de hoşuna gitmemiştir. Aynı zamanda tezkerelerde de kadın şairlere çok az yer verilmiş, onda da ya kalıplaşmış ifadelerle bahsedilip geçilmiş ya da eserleri üstü kapalı bir alay ile anılmıştır. Bu sorun günümüz araştırmalarında da sürmekte ve edebiyat araştırmalarında kadın şairlere, yazarlara gerektiği kadar yer verilmemektedir. Son olarak Divan Edebiyatı içerisinde kadın şairlerin var olma çabasını anlamak için birkaç olaya değinmek gerekir. Zeynep Hanım evlendikten sonra eşinin rızasını alamadığı için şiiri bırakır. Mihri Hatun hiç evlenmez. Evlenmemek dönem şartları içerisinde itibarı zedeleyen bir harekettir. Fıtnat Hanım şiir yazdığı için eşi tarafından kötü muameleye maruz kalır. Hatta Fıtnat Hanım’ın eşi onun kirpiklerini kesmeye kalkınca ayrılırlar. Bunun gibi kadın şairler toplum içerisinde de birçok zorlukla karşılaşırlar. Divan Edebiyatı incelenirken “kadın şair neden yok denilecek kadar az?” sorusu kadınların yeteneği üzerinden değil toplumsal yapı ve ataerki üzerinden cevaplanması gereken bir sorudur. Kadınların hızla var olmaya ve kendilerini göstermeye başladıkları dönemin, haklarını kazanmaya başladıkları Tanzimat Dönemi olduğunu görüyoruz.


Türk Basınında Kadın ve Kadın Yazarlar


19.yüzyıl bütün dünyada köklü değişimlerin olduğu bir dönemdir. Milliyetçi hareketler patlak vermeye başlamış, imparatorluklar yıkılma sürecine girmiş, topluluklar içinden eşitlik ve özgürlük istemleri baş göstermiştir. Bu süreç kadın haklarını da olumlu yönde etkiler ve batıda Fransız İhtilali ile başlayan kadın hakları mücadelesi hız kazanır. Batılılaşma sürecine giren Osmanlı aydını kadın ve kadın hakları üzerine de eğilir. Böylece ilk defa Osmanlı kültür tarihi içerisinde kadının toplumdaki yeri sorgulanır ve kadının gelenekten kaynaklanan erkek otoritesinden kurtarılması gündeme gelir. Osmanlı’da ilk feminizm esintilerinin de bu dönem hissedildiğini söylemek yanlış olmaz. İlk kadın hareketlerinin basın yolu ile gerçekleştiği görülür. Başlangıçta, Terakki gibi önde gelen gazetelerde, Osmanlı kadın hakları erkek yazarlar tarafından savunulmuştur. Bunu gazetelerin kadın ekleri ve ardından bağımsız kadın gazeteleri takip etmiştir. Vakit, Şüküfezar, İnsaniyet, Ayine, Aile, Parça Bohçası gibi gazeteler buna örnek teşkil eder. Bu gazetelerin bir kısmının yayın hakları tamamen kadınlara aittir. Basın hayatında kadının yer almaya başlaması onun eğitim hayatında iyileşmeye gidilmesi ile de yakından alakalıdır. Tanzimat döneminden önce kadınlar sadece bugünkü ilköğretim derecesinde olan sıbyan mekteplerinde düzensiz bir eğitim görürlerdi. Tanzimat ile açılan “Darulmuallimat” Türk kadının eğitime başlaması için önemli bir adımdır. Lakin Tanzimat dönemine baktığımızda diğer çoğu aydın gibi kadınların da halk içerisinden değil de halktan uzak, aristokrat kadın profili çizdiğini görürüz. Babası Osmanlı tarihçisi ve hukukçusu Ahmet Cevdet Bey olan Fatma Aliye Hanım kadın haklarını savunan ve kadının eğitimi konusu üzerinde yoğunlaşan ilk Osmanlı kadın yazarıdır. Fatma Aliye yayın hayatına bir çeviri romanla katılır. Dönemin atmosferi ne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bir tavra bürünse de bir kadının eserine kendi imzasını atması yine de cesaret gerektiren bir harekettir. Bu yüzden Fatma Aliye Hanım ilk eserini kendi adıyla değil “Bir Kadın” takma adıyla yayımlar. Dönemin erkek yazar ve aydınları, özellikle Ahmet Mithat Efendi, kadın hakları konusuna bolca eğilir ve kadınları teşvik ederler. Böylece Fatma Aliye Hanım Tercüman-ı Hakikat’te yayımlanan bir yazısını kendi adıyla imzalayarak dönemin koşullarının yumuşadığını işaret eder. Dönemin basın hayatı kadınlar için adeta bir eğitim kurumu görevi görür. Fatma Aliye Hanım da aile, evlilik kurumu ve kadının eğitim durumu gibi konularda birçok makale, yazı yazarak kendisi feminist olmasa dahi ülkemizde feminizme temel atan ilk kadın yazar olmuştur. Ardından dönemin şair isimlerinden Nigar Hanım gelir. Nigar Hanım daha özgürlükçü ve daha uçta yaşayan bir kişidir. Döneminde kadın ve erkekleri bir araya getirerek edebiyat toplantıları düzenler. Dönemin yumuşayan havasına rağmen bu hareketin bir kadın tarafından gerçekleştirilmesi erkek egemen toplumun karşısına dikilme cüretidir. Öyle ki Divan Edebiyatı geleneğinde bu tarz toplantılar ancak erkekler arasında yapılırdı. Nigar Hanım şiirlerinde vatan sevgisini de işleyerek dönemin şiir anlayışına uygun içerikler üretir. Nigar Hanım’ın ılımlı bir feminizm anlayışı taşıdığı söylenebilir. Ayrıca Demet Dergisinin kadrosunda bulunmuş ve Türk Kadınlarının ilk defa siyasetle tanışmalarını bu dergi ile sağlamıştır. Daha uç bir feminizm ile hareket eden isim ise Fatma Aliye Hanım’ın kız kardeşi ve Nigar Hanım’ın arkadaşı Emine Semiye Hanımdır. Emine Semiye Hanım yalnızca sosyal hayata katılmakla yetinmez, ayrıca siyasi oluşumlar içinde de etkin rol oynar. Emine Semiye Hanım keskin feminist görüşler ile kadınların örgütlenmesi gerektiğini savunan ilk isimlerdendir. Bu dönem kadının var oluş mücadelesine katkı sağlayan birçok kadın yazar ortaya çıkmıştır. Arife Hanım, Şüküfe Nihal, Makbule Leman, Nezihe Muhiddin, Mükerrem Belkıs gibi isimler döneme damgasını vurarak kadın hareketlerinin ve kadının durumunda iyileşmeye gidilmesinin öncüleri olmuştur. Fakat bu dönem kadın yazarları daha çok toplumsal sorunlar üzerine odaklanmış, kadını bireysel problemler üzerinden irdelememişlerdir. Kadının bireysel sorunları ile alınması ancak 80 sonrası edebiyat ile tam manasına kavuşacaktır.


Kadınlara Siyasi Hakların Verilmesi



Tanzimat Döneminde tartışılmaya başlayan ve 2.Meşrutiyet döneminde yoğun bir şekilde gündem olan kadının toplumdaki yeri sorunu beraberinde birçok yenilik getirmiştir. Artık kadın sosyal yaşam içerisinde aktif bir rol oynar. Fakat siyaset içerisindeki rolü istenilen yerde değildir. 1 Mayıs 1913 tarihli ünlü Sultan Ahmet Mitingi esnasında Halide Edip Adıvar’ın coşkulu bir konuşma gerçekleştirmesi önemli bir gelişmedir. Fakat seçme ve seçilme hakkı elde edilmeden kadının siyasi haklarına kavuştuğu söylenemez. 1920li yıllarda kadınlar seçme ve seçilme hakkı için çıkışlar yapmaya ve basında yazılar yazmaya başladılar. Bu hareketler bazı gazeteler tarafından alaya alınır.


“Hanımların siyasi hayata atılmaları, fırkalara girmeleri, mebus olmaları kadınlığa has müfrit şiddet ve heyecan ile siyasi münakaşalara girmeleri hiç fena olmaz... Mecliste sık sık moda etrafında münakaşalar cereyan eder. Hanımların balolarda smokin mi yoksa tuvalet mi giymelerinin daha uygun olacağına dair, mesela İstanbul mebusesi ile İzmir mebusesi arasındaki hararetli mücadeleyi bütün erkek mebusların merak ve tebessümle dinleyeceğine şüphe yoktur. “


Fakat Kurtuluş Savaşında erkeğin yanında mücadele eden Türk Kadını toplumsal hayatta var olduğunu fiilen de ispatlamış durumdadır. 16 Haziran 1923 yılında kadınlar siyasi haklarını elde etmek için Kadınlar Halk Fırkasını kurar. Türk kadınlarına siyasi haklar verilmesi konusu mecliste ilk defa 1923 yılında tartışılır. 1924 anayasası hazırlanırken kadına seçme ve seçilme hakkının verilip verilmeyeceği tartışmalara sebep olur. Mecliste “18 yaşını bitiren her Türk milletvekili seçimlerine katılabilir” cümlesi tepkilere yol açar. Celal Nuri Bey bu yasaya göre “her Türk” deyiminden sadece erkeklerin anlaşılması gerektiğini söylemiş ve Recep Bey buna karşı çıkmıştır:


“Recep Bey: Kadınlar Türk değil mi beyefendi?

Celal Nuri Bey: Türk’tür.

Recep Bey: Madem Türk dediniz, maddenin şümulü içinde Türk kadını da vardır.”


Ne yazık ki Recep Bey’in sözleri şiddetle reddedilir. Böylece 1927 ve 1931 seçimlerine kadınlar katılamamıştır.

Eğitimde ise eşitlik sağlanmış, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanunu ile her iki cinsin eşit öğrenim olanaklarına sahip olması kararlaştırılmıştır. 4 Ekim 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu ile çok eşli evlilik yasaklanır. 1930 yılında kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanınır. 1933 yılında kadınlara muhtar ve ihtiyar kuruluna seçme ve seçilme hakkı verilir. Çinekarpuzlu nahiyesinin merkezi Dereköy’den ilk kadın muhtarımız Gül Hanım muhtar seçilir. 1934 yılında aydın bir kadın topluluğu TBMM binasına kadar bir gösteri yürüyüşü yaparak bütün siyasi hakların kendilerine tanınmasını istediler. Bunun üzerine Atatürk “Arkadaşlar kadınlarımız Meclis’te görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız.” Emrini verdi. Böylece 5 Aralık 1934 yılında Türk kadını seçme ve seçilme hakkını elde etmiş ve 1935 yılında ilk defa oy kullanmıştır. Atatürk; bu hakkın kadınlara lütuf olarak verilmediğini, kadınların Kurtuluş Savaşında gösterdiği mücadele ile bu hakka zaten layık olduklarını belirtmiştir. Kadınların sosyal ve siyasi haklarındaki gelişmelere genel hatları ile değinme sebebimiz kadınların toplumda var oldukça edebiyatta da var olmaya başlamaları ile alakalıdır. Kadınların edebiyat içerisindeki konumları toplum içerisindeki konumları ile yakından alakalıdır. Öyle ki Halide Edip Adıvar, Suat Derviş, Samiha Ayverdi gibi birçok kadın edebiyatçı haklarını kazandıkça edebiyatta kendilerini gösterebilmişlerdir.


Cumhuriyet Dönemi ve Sonrası Kadın Yazar ve Şairler


Cumhuriyet’in ilanı ile kadınların eserlerinde yeni haklar elde eden, çağdaşlaşmaya, iş hayatında daha çok görünmeye başlayan kadın karakterler yer alır. Fakat kadın yazar olgusunun ancak 1950li yıllarda kabul görmeye başladığını görürüz. 1970ler itibari ileyse kadın yazar ve şairlerin nitelik ve nicelik bakımından erkeklerle eşit konuma geldiği dikkat çeker. Bu yıllara kadar kadın edebiyat için ancak bir tüketici olarak görülmüş, yazdıkları ise birer iç dökme gibi algılanmıştır. Fakat Avrupa’daki 1968 öğrenci hareketleri bizi de derinden etkilemiş ve kadınların edebiyatta daha çok ön plana çıkmasını sağlamıştır. Kadınların bireysel sorunlarını dile getirmesi ise 80lerde başlar. Tanzimat ile Batı-İslam ikilemi arasında kalan kadın ancak bu ikilem içerisinde kadının yerini dile getirir. Cumhuriyetin ilanı ile kadınlar geleneksel olan ile devrimin getirdiği modern arasında sıkışır. 1960lı yıllar sosyalizm ideolojisinin ülkede yer edindiği ve kadınları da derinden etkilemiş bir dönemdir. Artık kadın hem Kemalist devrim hem gelenek-görenek hem de sosyalist ideolojiler arasında kendine yer edinmeye çalışır. Fakat bunu yaparken ataerkil sistem eleştirisini yapmak yerine kendi özeleştirisini gerçekleştirmektedir. İlk ağır ataerkil eleştiriler 1970 feminist hareketleri ile başlar. 1980 darbesi ile aynı 1960 ve 1971 yıllarında olduğu gibi yazarlar toplumsal gerçekçi eserler vermeye itilmiştir. Fakat 1980 sonlarında sanat camiasında bireyselleşmeye gidildiğini görüyoruz. Böylece kadınlar, kadınlık sorunlarını kişisel görüşleri ile ve daha karamsar, post modern anlayışla vermeye başlarlar. Böylece kadının toplumdaki yeri tartışması kadının bireysel sorunlarının konuşulmasına evrilir. Artık kitlelere hitap eden roman anlayışı ‘ben’ e dönüşür. Artık bireyin, kadının bunalımları dile getirilir. Menopoz, doğum/doğurganlık gibi kadının bedenine yönelik konular edebiyata girer. Eş ve anne olma kimlikleri eleştirilir. Ve aykırı kadın kahramanlar yaratılmaya başlanır. Kadın artık bir birey olarak edebiyatta yerini almıştır. Hatta erkek yazarlardan daha fazla kadın yazarın bu döneme damgasını vurduğunu söylemek çok yanlışlanır değildir.




Yazarın Notu


Bu metni bir tür akademik çalışma ya da yeni bir araştırma olarak kaleme almadım. Genel hatları ile “kadın yazarımız/şairimiz neden az?” sorusuna bir cevap niteliği, bir kısa rehber olsun istedim. Cumhuriyet Dönemi, özellikle darbe dönemi edebiyatı başlı başına bir inceleme konusu olduğu için üzerinde yazının konusuna hizmet edecek kadar durmayı tercih ettim. Gördüğünüz gibi kadın yazarların/şairlerin edebiyat dünyasında var olma çabaları, toplum içerisinde var olma süreçleri ile paralellik gösteriyor. Bu mücadelenin günümüz edebiyatında nihayete erdiği, kadınların edebiyat içerisinde birey olarak tam manası ile var olduklarını söylemek pek mümkün değil. Ancak kadınların mücadelelerini daha cesur ve daha içten sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Kadın-erkek yazar ayrımı pek doğru bir ayrım olmasa bile bir yerde zorunluluktan bu ayrıma gidilmekte. Diğer taraftan ders kitaplarına ve müfredata bakıldığında öğrencilere kadın sanatçıların yeterince anlatılmadığını görüyoruz. Divan Edebiyatı anlatılırken kadın şairlere ya hiç değinilmiyor ya da sadece isim olarak veriliyor. Tanzimat Döneminde kadın basın hayatında önemli bir yer işgal ederken müfredatta kadının adı neredeyse yok gibi. Tanzimat dönemi yalnızca vatan sever, özgürlükçü erkek aydınlar çevresinde anlatılıyor. Oysa bu aydınların çoğu o dönem kadın hakları için mücadele etmiştir. Cumhuriyet Dönemi içinde de kadın yazarlar sayı olarak çokluğu yüzünden anlatılsa da kadın şairlerin adı hiç yok gibidir. Oysa öğrencilere daha erken yaşlarda kadının da sanatçı kimliği öğretilmeli. Yoksa sanatın erkeğin tekelinde olduğunu düşünen nesiller yetişir. Bir başka mesele popüler edebiyat ortamının kadını birey olarak, sorunları, isyanı ile ele almamasıdır. Öyle ki “Kestim kara saçlarımı” diyerek kadının yoksulluk mücadelesini, kadının bunalımını defalarca dile getiren Gülten Akın “Kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” dizelerinin nahifliğine hapsedilip, her yıl defalarca dergi kapaklarına koyuluyor. Ki bahsi geçen dizenin bulunduğu şiir başlı başına bir ataerki eleştirisi içerir. Didem Madak “Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz/Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri/Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar” gibi ağır eleştiri içeren şiirler yazarken onu bir “hanımefendilik” edebiyatı içine hapsedip bu dizeler görmezden geliniyor. Böyle dizeler yazan şair “Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım” ile hatırlanıyor. Elbet bunların da hatırlanması gerek fakat avaz avaz kadının var oluşunu bağıran şairler yine toplumun nahif ve naif kadın bakışı ile karşılanıyor. Daha kötüsü Tomris Uyar gibi büyük bir hikayeci “İkinci Yeni’nin Gelini” gibi hadsiz lakaplar ile dile getiriliyor. Bir erkeğin aşk hayatı böylesine dile dolanmazken bir kadınınki sanatının önünde anılıyor. Varmak istediğimiz yer popülerleşen edebiyat aynı zamanda ataerkil toplum yapısını da farkında olarak ya da olmayarak popüler hale getiriyor. Biz kadının var olma mücadelesini, insanın var olma mücadelesi olarak görmek zorundayız. Ve kadın – erkek yazar ayrımının tarih oluşuna tanıklık edip insan yazar profiline ulaşmak niyetindeyiz. Şimdi cevaplayalım. Kadın yazarlar/şairler niye böyle az? Ve nasıl böylesine fazla?



Kaynakça

________________________________________________________

-Geçmişten Günümüze Kadın Şairlerin Konumuna Genel Bir Bakış- Ayfer Yılmaz (Yrd. Doç. Dr., Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)


-Türkiye’de Kadın Hareketleri ve Edebiyatımızda Kadın Sesleri- Evren Karataş (Arş. Gör. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü)


- Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yedi Dergisi (Sayfa 137)- Kadın ve Sanat - Özdemir Nutku (Prof. Dr.DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü)


- Yaratıcı Drama Dergisi 2014,Cild 9, Sayı 18- Edebiyat Eğitiminde Unutulmuş Kadın Yazarlar- Ferah Burgul Adıgüzel (Dr. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi ABD Öğretim Elemanı)


- İstanbul Üniversitesi Tercüman-ı Ahval’in 150. Yılında Fikir Gazeteciliği Sempozyumu 20-21 Ekim 2010 (Sayfa 17)- Osmanlı Basın Hayatında Kadın Yazarlar- Beyhan Kanter (Yrd.Doç.Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü


-Dr. Belkıs Konan, AUHFD Sayı 60 (1) 2011, Türk Kadınının Siyasi Hakları Kazanma Süreci


- Gülten Akın, Cildli, Bütün Eserleri 1, Yapı Kredi Yayınları


-Didem Madak, Grapon Kağıtları, Metis