Kadın: Tarih Anlatısında Görünürlük

Tarih anlatımı, uzun yıllar boyunca devlet işlerini ve ilişkilerini kayıt altına almakla sınırlı kalmıştır. Bu da tarih kişilerinin de krallar, padişahlar gibi yöneticilerden öteye gidememesine sebep olmuştur. Ortaya çıktığında devrimsel bir nitelik taşıyan milliyetçilik hareketi, toplumların da tarihte yer almasını sağlamıştır. Bu nedenle tarihin halktan insanları kendisine konu edinmesinin görece yeni olduğu söylenebilir. Ancak, toplumun tarihinin yazımında insan ile kast edilenin ne olduğu bir tartışma konusu oluşturmuştur. Dönemin bazı tarihçileri, kadınların tarihi anlatıma neden dahil edilmediğini sorgulamış ve kadın tarihinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

aaaAtaerki kelimesi, “aile reisi sayılan adamın” yönetimi anlamına gelir. Ancak, günümüzde bahsettiğimiz ataerkil sistem bunun fazlasıyla ötesindedir. Bu kavramı bugün, erkek egemenliğinin kadınlar üzerindeki baskısıyla kadınların ikincil plana itildiği bir sistemin tanımını yapmak için kullanıyoruz. Bu sistemin en önemli bileşenlerinden biri ise toplumsal cinsiyet normlarıdır. Toplumsal cinsiyet; biyolojik özellikleri tanımlayan cinsiyetten farklı olarak, kadın ve erkeğe kültürel ve toplumsal olarak biçilen rolleri tanımlar. Toplumsal cinsiyet normları, bireyin hayatının şekillenişini etkileyen en büyük unsurlardan biridir.

aaaFransız Devrimi’nin ardından özgürlük, eşitlik, ve insan hakları gibi kavramlar 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde ele alınmıştır. Bildirinin içeriği evrensel nitelik taşımaktadır. Ancak bildiride çeşitli haklara sahip olduğu söylenen insanın tanımı, erkeklerden ibarettir. Olympe de Gouges 1791 yılında buna dikkat çekmiş ve bildiriyi düzenleyerek tekrar yazmış. Yazdığı bildiriye Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi adını vermiştir. Bu bildiride kadınların da erkeklerle aynı haklara sahip olması gerektiğini belirtmiştir. Kadınlara idam hakkının tanındığı bir düzende siyasi hak tanınmaması tezatlığını belirten Olympe de Gouges 1793’te giyotin cezası almış ve idam edilmiştir. Siyasi hak ve özgürlükler için toplu mücadele verilen bir dönemde toplumsal cinsiyet normları dikkate alınarak yalnızca aile kurumuyla özdeşleştirilen kadınların siyasi hak ve özgürlük arayaşında olması olumsuz karşılanmıştır.

aaa17. ve 18. yüzyıl itibariyle kadın haklarının gündeme gelmeye başladığı İngiltere’de, kadınlar kendilerinin insan kavramının tanımına neden dahil edilmediğini sorgulamışlardır. İngiltere’de ortaya çıkan Chartist işçi hareketine erkeklerle birlikte katılım gösteren kadınlar, hareketin yalnızca erkek işçilerin oy hakkı kazanmasıyla sonuçlanmasına şahit olmuştur. Ancak kadınlar yılmadan çalışmalarına devam etmiş, seslerini duyurabilmek amacıyla imza toplamaya başlamıştır. 1869’da toplanan imzalarla, John Stuart Mill kendi yazdığı kitabı The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) ile Avam Kamarası’na yasa önerisinde bulunmuştur. Ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Elli yıl süren İngiltere kadın mücadelesi, kadınların taleplerin kabul edilmesinin kolay olmadığını farkına varmasıyla militanlaşmıştır. Pankhurst ailesi militanlaşma hareketlerinde büyük rol oynamıştır. Talepleri kabul edilmeyen kadınlar tutuklanmış, tutuklandıklarında açlık grevini siyasal olarak kullanan ilk direnişçiler olarak tarihe geçmişlerdir. Siyasi iktidar ise bu direnişe sert tepki göstermiştir. Yönetimin hiçbir kadının ölmesini istememesi üzerine, açlık grevi yapan kadınlar zor kullanılarak beslenmeye çalışılmıştır. İngiliz kadınlarının uzun süren mücadelesi 1918 yılında, I. Dünya Savaşı’ndan sonra sonuç vermiştir. Ancak, alınan sonucun tüm kadınların siyasi haklarını kapsaması da zaman almıştır.

aaaKlasik Dönem Osmanlı toplumunda geniş aile yapısı önemli bir yere sahipti. Bu geniş aile yapısından öte mahalle ölçeği olarak tanımlanan, özellikle kadınlar olmak üzere, tüm bireyler üzerinde toplumsal baskının bulunduğu bir yapılanma mevcuttu. Modernleşmenin getirdiği değişim, Osmanlı toplumunda da bireyselliği ön plana çıkarmıştır. Bu bireysellik geniş aile yapısına ve mahalle ölçeğine de yansımıştır. 1865 yılında kadın-erkek eşitliğine dair ilk yasa çıkarken kadın cemiyetleri ve kadın dergileri de Osmanlı Devleti’nin son yıllarında etkisini göstermeye başlamıştır. Toplumsal yaşamda kadın-erkek eşitsizliğinden dert yanan aydın erkekler, 1869’da çıkan Terakki-i Muhaderat dergisiyle kadın dergiciliğini başlatmışlardır. Kadın dergiciliğinde büyük söz sahibi olan erkekler, kendilerinin de bu eşitsizlikten pay aldıklarını belirtmişlerdir. Kadınlar Dünyası adlı dergi, kadın dergiciliğindeki erkek hâkimiyetine, erkek yazarların sayfalarında yeri olmadığını belirterek karşı çıkmıştır. Bu dergi, o dönemde yayınlanan kadın dergileri içinde en radikal olanıdır. Günümüzde feminizmin yanlış yorumlanması, anlamamakta ısrarcı olunması durumu, Osmanlı kadınlarının da derdi olmuştur. Osmanlı Devleti’nde yaşanan kadın hareketinin Avrupa’dan ithal bir taklit olduğu öne sürülünce; kadınlar kelimeden korkulmaması gerekildiğini, feminizmin kadınların evrensel sorunlarının çözümü olan bir ideoloji olduğu üzerine konuşmalar yapmıştır. Özellikle kelimeyi kullanan ve bundan çekinmeyen kadınlar, kelimenin anlamını açıklamaya çalışmışlardır. O dönemde, kadın cemiyetleri de faaliyet göstermeye başlamıştır. Bu cemiyetlerden bazıları milli meseleler üzerine, bazıları da kadın meselelerine odaklanmıştır. Kadınlar Dünyası’nın yayın organı olduğu Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti çok önemli çalışmalara öncülük etmiştir. Öyle ki, bu çalışmalar yurtdışından dahi ilgi görmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nde yaşayan çeşitli milletlerden kadınlar da farklı cemiyetler açarak kadın hareketine destek vermiştir. Kadın cemiyetleri ve dergilerinin yanında kadın konferansları da kadın hareketinin bir parçası olmaya başlamıştır. 1911 yılında İstanbul’da düzenlenen “Beyaz Konferanslar” ilgi görmüş, kadınlara büyük umut vermiştir. Kadınlar, siyasi ortam hakkında görüşlerini de dile getirmişlerdir. Dini konularda, İslam’ın kadınlara haklar tanıdığını ve Kuran-ı Kerim'in yanlış yorumlandığını öne sürmüşlerdir. Kadınların yeni yasalara ihtiyaçları olduğunu savunmuşlardır. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber kadınlara yeni haklar tanınmıştır. Bu tanınan haklarla birlikte kadın hareketi yeni bir döneme girerek devam etmiştir.

aaaEşitlik, özgürlük ve demokrasi kavramlarının, yasalar tarafından güvence altına alınması için verilen mücadelelerin ardından, yalnızca toplumun bir kısmı belirli haklar kazanabilmiştir. Kadınlar, “insan” tanımına dahil olabilmek için yıllarca mücadele etmiştir. Geçmişin cesur kadınlarının, korkusuz bir şekilde sürdürdüğü hak mücadelesi günümüzde de devam etmektedir. Verilen tarihi örneklere bakıldığında günümüz tartışma konularını da görmek mümkündür. Kadınların baskı altında, çeşitli kalıplara sokularak yaşadığı ataerkil düzenin devamlılığını koruduğu görülmektedir. Bundan anlaşıla dünyadaki sistemin, sürekliliğini koruyabilmek için ataerkil düzene ihtiyacı olduğudur.








Kaynakça

 

1. revolution.chnm.org/d/293

2. “Osmanlı Kadın Hareketi: XX. Yüzyılın Başında Kadınların Hak Mücadelesi”, Serpil Çakır.

3. Kamla Bhasin, Ataerkil Sistem, çev. Ayşe Coşkun, Kadav Yayınları, İstanbul, 2003.

4. Serpil Çakır, “Oy Hakkı Hareketi”, Serpil Çakır, Erkek Kulübündeki Siyaset (Sel Yayıncılık, İstanbul, 2019)

5. Serpil Çakır, “Feminizm: Patriyarkal İktidar Eleştirisi”, der. Birsen Örs, Çağdaş Siyasal İdeolojiler, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2007.