Kadın ve Kadın Hakları -1 İlkel Toplumlarda Kadın ve Anaerkillik

En son güncellendiği tarih: Oca 12


Psikanalizmin kurucusu Freud, toplumun doğuşunu kadın ile erkek arasındaki eşitsizliğin ortaya çıkışıyla eş zamanlı kabul eder. Diğer bir deyişle kadının aşağı ve erkeğe tabi statüsü ilk toplumla beraber ortaya çıkar. Ünlü antropolog Claude Levi-Strauss'un da genel olarak paylaştığı bu görüş şu şekilde özetlenebilir:

İnsanlar toplum haline geçmeden önce yani ilk toplum biçimi olan kabile ortaya çıkmadan önce, iç dayanışması zayıf küçük topluluklar şeklinde yaşar. Güçlü ve yaşlı erkek, kabilenin tamamının babası ve efendisidir. Bütün kadınlar onun malıdır ve bu genç erkeklerin kadınlara ulaşmasını büyük ölçüde sınırlar. Oğullar eğer babanın, efendinin kıskançlığını kamçılarsa öldürülür veya kabileden sürülür. Genç erkekler aralarında anlaşarak kutsal ve üstün gördükleri babayı öldürür ve gücünü kazanmak için onu yerler. Onu, hala grubun koruyucusu olduğunu vurgular biçimde aslan, kurt gibi güçlü bir hayvanla özdeşleştirerek totemleştirirler. Bu güçlü ve yüce erkek artık onların içindedir ve bir totemle sembolize edildiği için görünür biçimdedir. Fakat yeni bir sorun ortaya çıkmıştır: Kadınların paylaşılması. Genç erkekler kadınları sahiplenmek için mücadele etmeye ve çatışmaya başlamıştır. Kardeşler kümenin bütün kadınlarına sahip olmak için savaşır. Yok olmaktan korkan erkeklerin çözümü, ileride tabuya dönüşecek ilk sosyal yasaların ve toplumun oluşumunu sağlar. Birbirlerini yok etmeye başlayan genç erkeklerin içgüdülerini doyurma arzularının yerini barış ve güvenlik isteği alır. Böylece küme erkeklerinin aynı küme içindeki kadınlarla evlenmesi yasaklanır ve haram birleşme yasağı ile dışardan evlenme kuralı ortaya çıkar. Böylelikle gerçek anlamda ilk sosyal düzen, bir kuralla bağlı ilk toplum tipi kurulmuş olur. Kişisel ve keyfi olanın karşısına sosyal olan çıkmıştır. Dışarıdan evlenme ile kümeler arası iletişim de sağlanmış olur. Kümeler arası düşmanlıklara son vermenin yolu düşmanları armağanlarla hoşnut tutmaktır. Bu çerçevede kadınlar değiş-tokuş edilebilecek en değerli armağanlar olarak görülür. Toplum onların değiş-tokuşu ile kurulur.

İlkel toplumlarda kadının statüsü böylece belirlenmiş olur. Clastres'e göre, ilkel toplum "devletsiz" değil, bilinçli bir şekilde devlet ortaya çıkmasın diye örgütlenmiş toplumdur. Devlet, toplumu yönetenler- yönetilenler şeklinde ikiye ayıran eşitsizlikçi bir yapıdır. İlkel toplumun temel yasası eşitliktir. İlkel toplumlar yazıyı icat etmediği için bu yasayı görünür kılacak daha farklı yöntemler bulmuştur. Bunlardan birisi de yasayı vücuda kazımaktır. İlkel toplumların çoğunda gençlerin yetişkinlerin arasına katılması için bir tür dayanıklılık testi yapılır. Her yıl belirli bir yaşa gelmiş genç erkekler tören alanına alınır, vücutlarının yüz ve omuz gibi en görünür yerlerine ucu köreltilmiş taş, kemik veya tahta bıçaklar saplanır. Bu işkence yapılırken gençlerin seslerini çıkarmaması beklenir. Ardından gençler, bedenlerine saplanmış bıçak düşene kadar, aç ve susuz biçimde kamptan uzak bir yerde bekletilir. Sürenin sonunda hayatta kalanlar sürünerek kampa döner. Tören sırasında feryat edenler veya cesaret edemeyip törene katılmayanlar "kadın" statüsünde kabul edilir. Bu kişiler kabile içinde kadınlar gibi yaşamaya devam ederler. Kendi hayatımıza baktığımızda hepimizin gözünde "kız gibi yetiştirilmek", "karı kılıklı", "erkek ol biraz" gibi sözler canlanmıştır. İlkel toplumlar ile bu yönden bir benzerlik kurulması fazlasıyla üzücü. Görüldüğü üzere ilkel toplumların temel yasası olan eşitlik yalnızca erkekleri kapsar. İlkel toplumların ortak özelliklerinden en önemlisi siyasal iktidarın kadını büyük oranda dışlamasıdır. İktidar sahibi olmak yalnızca erkekler için düşünülebilir. İlkel toplumlarda siyasal iktidarın cinsiyeti erkektir. Çoğu ilkel toplumda kadın erkekler arasında değiş-tokuş yapılan bir eşya statüsündedir. Örneğin Yanomami kabilelerinde evlilik söz konusu olduğunda, erkekler değiş-tokuş edenler; kadınlar değiş-tokuş edilenlerdir. Yanomamo dilindeki evlilik deyimi "bir şeyi zorla sürükleme" ve boşanma da "bir şeyi fırlatıp atma” olarak çevrilir. Bu bize uzak bir gelenek gibi gelse de ne yazık ki başlık parası adı altında buna benzer gelenekler hala uygulanmaya devem etmektedir. Başlık, erkek nişanlının kız babasına evliliğin kurulabilmesi için verdiği bir miktar paradır. Para yerine mal verilmesine ağırlık denir. Yargıtay eski bir kararında başlık parasını ahlaka aykırı maksatla verilmiş olarak nitelemiştir. Başlık parası Medeni Kanun 122 hükümlerine göre istenemez ancak Borçlar Kanunu sebepsiz zenginleşme hükümlerine gidilebilir. Bu da aslında bu geleneğin kadını hala eşya statüsünde gördüğünün bir kanıtıdır.

Peki anaerkil toplumlar tarihte hiç var olabilmiş midir? Antropoloji 20.yüzyılın ortalarına kadar, tarihin bir yerinde anaerkil toplumların olduğunu savunmuş ve kanıtlamaya çalışmıştır. Özellikle Ortadoğu'da eski uygarlıklara ait yaygın olarak bulunan tanrıça heykelleri, bazı toplumlarda kadınların dini, askeri, siyasi roller üstlenmesi ve soy zincirinin kadına göre belirlenmesi gibi olgular araştırmacıları geçmişte anaerkil toplumların olabileceği düşüncesine götürmüştür. Fakat ilerleyen zamanlarda yapılan nitelikli araştırmalar anaerkil toplumların varlığını doğrulamamıştır. Bazı yazarlar, soy zincirinin kadına göre belirlendiği "anasoylu" toplumların varlığını kabul etmiştir. Anasoylu toplumlarda evlilik kurumu erkeğe bir üstünlük sağlamaz. Evlenen erkek karısının evine gider ve çok az söz sahibidir. Fakat bu toplumlarda evi yöneten kişi kadın değil onun erkek kardeşidir. Evli erkek karısının evinde değil kendi evinde kız kardeşi ve onun çocukları üzerinde söz sahibidir. Ataerkil kültürün temel özellikleri anasoylu toplumlarda korunmaya devam eder. Ekonomik, sivil ve dinsel yaşama egemen olanlar erkeklerdir. Antropologlar henüz anaerkil bir toplum bulamasalar bile kadın ve erkek statüsünün eşit veya neredeyse aynı olduğu istisnai toplumları gözlemlemişlerdir. Filipinlerdeki yerli grup olan Agtalılarda kadınlar, diğer ilkel toplumlarda erkeğin görevi olan büyük hayvan avına giderler. 19 . yüzyılda Kuzey Amerika yerli halkı Ojibwaylerde veya Afrika'daki Dahomey Krallığı'nda savaşçılar kadınlardır. Kuzey Kaliforniya yerlilerinde şamanların çoğu kadındır. Venezüella ve Kolombiya' da bulunan Barililerde bütün işler kadın ile erkek tarafından birlikte yapılır, kararlar ortak alınır ve biri diğerine emir veremez. Bu konuda en çarpıcı örnek ise en erken incelenen toplumlardan olan, ABD'deki yerli halklardan Irokualardır. Irokualarda kadının statüsü benzer topluluklara göre çok daha üstündür. Kadının siyasal ve törensel etkisi erkeklerle yarışacak seviyededir. Yine de antropologlar bu kabileyi anaerkil olarak nitelendirmez. Lewellan'a göre: "Bütün resmi makamları erkekler tuttuğu için Irokualar hiçbir şekilde anaerkil olarak düşünülemez ise de, kadınların gücü net bir şekilde kurumsallaşmıştır. Ayrıca kaydedilmesi gerekir ki, bu tür bir güç sadece ev içiyle sınırlı değil, aynı derecede kamusal arenada da hissedilen bir şeydi." Aynı şekilde Marvin Harris Irokua toplumunda erkeğin kadın üzerindeki etkisinin zayıflatıldığını ve kadınların siyasal karar alma süreçlerinde etkili kılındığı kabul eder. Fakat erkekler hala kadını aşağı ve bağımlı bir varlık olarak görmektedir. Marvin Harris bunu şu şekilde ifade eder: "Bir erkek, karısının aile ocağında konuk olarak bulunduğu sırada karısına kötü davranamaz... Ancak Irokua kadınlarının kocalarınca dövülmekten çok alınmaları olgusu pek büyütülmemelidir. Kadınların kendilerine kötü davranılmasından dolayı öç almak üzere intihar edebilmeleri olgusu... hiç de onların erkeklerle eşit olmalarının bir işareti değildir. " Erkek ve kadının eşit sayıldığı Irokua toplumunda bile kocasına karşı koyamayan ve bir bakıma ona bağlı bir kadın modeli görüyoruz. Günümüzde "erkek ve kadın haklarının eşitliği" kabul edilmiş bir ifadedir. Fakat ekonomik özgürlüğe sahip olamayan ve kocasına bağlı, onun yanından başka gidecek yeri olmayan birçok kadının varlığına şahit oluruz. Irokualardaki durum bizden çok da uzak değildir. Kocasından şiddet gören, kötü muameleye maruz kalan, hatta kocası tarafından tecavüze uğrayan birçok kadın ya kocasına katlanmaya devam eder, ya kocası tarafından öldürülür ya da Irokualardaki gibi intihardan başka bir yol bulamaz. Bunlar en son raddeye gelmiş durumlardır. Fakat özgürlüğünü elde edememiş kadınların en basitinden hayatlarını bir bunalım içerisinde geçirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filminde bir sahne toplumsal bu gerçeği çok güzel yansıtır ve Irokualardaki durumla da benzerlik taşır. Savcı karısını aldatmıştır. Karısı onu affettiğini söyler. Fakat daha sonra savcının karısı intihar eder. Aradan yıllar geçmesine rağmen Savcı karısının neden intihar ettiğini anlayamaz. Ve Savcı ile Doktor arasında şu diyalog geçer:

"-Ya Doktor, bir insan bir başkasını cezalandırmak için hakikaten kendini öldürebilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?

-Zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu, Savcı Bey?"

İlkel toplumlar ilkel oldukları için ilkeldirler. Fakat modern zamanlarda toplumların ilkel gelenek ve görenekleri, eşitliği zedeleyecek uygulamaları kabul edilemez. Kadınların en azından evi terk edecek özgürlüğü olmalıdır. Bunun da yolu eğitimde eşit imkanlardır. Kız çocukları okumak zorundadır. Artık kadınların haklarının olup olmadığı tartışması geride kalmış kadınların da erkekler gibi haklara sahip olduğu kabul edilmiştir. Ki bu en tabii şeydir. O zaman mesele kadınlara bir lütuf gibi haklarının sunulması değil kadın haklarını koruyucu mekanizmaların geliştirilmesidir. Kadını korumak ikincil bir hak ve bir tedbirdir. Bu tedbir ancak kadın haklarını koruyan kanunlar yapılırken ve işlevsellik kazanırken kadınların kurban gitmesini engellemek için uygulanabilir. Yoksa birincil yol kadın haklarının korunmasıdır. Kadını korumak bir zaman sonra onu kısıtlamaya dönüşecek ve başına bir bekçi dikmekten öteye geçemeyecektir. Haklar ise korundukları sürece var olmaya devam ederler. Dediğimiz gibi ilkel toplumların uygulamalarına artık yer yoktur. Kadın ve erkek haklarının eşitliği su götürmez bir gerçek olarak var olmuş ve var olmaya devam edecektir.

Kaynakça:

- Prof. Dr. Oktay Uygun, Devlet Teorisi 22-36

- Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum 173-200

- Sigmund Freud, Dinin Kökenleri 350-354

- Prof. Dr. Mustafa Dural, Prof. Dr. Tufan Öğüz, Prof. Dr. Mustafa Alper Gümüş, Türk Özel Hukuku 3. Cilt Aile Hukuku

Bir Zamanlar Anadoluda / İntihar sahnesi https://youtu.be/DhroyKEIGdc

Görsel: https://www.cnnturk.com/kultur-sanat/catalhoyukte-eksiksiz-kadin-heykelcigi?page=8