İstanbul Sözleşmesi ve Modern Otoriterizm

Güncelleme tarihi: 14 Şub

İstanbul Sözleşmesi 20 Mart 2021 tarihinde Cumhurbaşkanınca feshedildi. Bu yüzden şimdilik “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” serisine ara vererek Opuz Kararı'ndan Cumhurbaşkanı Kararı’na geçen süreci hukuki ve siyasi boyutları ile incelemeye kadar verdim.


bir grup kadın, ellerinde ingilizce sloganlar olan dövizler. Birinde ”Britanyalı kadınlar,Türk kadınlarından daha mı değersiz” yazıyor.
1967'de hak arayan İngiliz kadınları

aaaHukuki incelemeden önce hukuki incelemenin aslında neden gereksiz ve anlam ifade etmediğini açıklamak gerektiği kanaatindeyim. Türkiye’de demokratik rejim, 12 Eylül 2010 Plebisiti ile kısmen yıkılmış, devamında Cumhuriyet Halk Partisinin de destekleri ile 8 Haziran 2016 tarihinde yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte milletvekilleri hedef haline getirilmiş ve 16 Nisan 2017 Plebisiti ile neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır. “Demokrasi Kuramı | Kuvvetler Ayrılığı” yazısında da belirttiğim üzere Türkiye şu anda “Modern Otoriterizm” ile yönetilmektedir. Bu sistemde kuvvetler ayrılığına yer yoktur. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde gücün yozlaştırdığı iktidarları ve hukuksuzlukları görmek hiç de anormal değildir. Aksine bunlara şaşırmak, yapılan işlemlerin hukuksuz olduğundan bahsetmek abesle iştigal etmektir. Türkiye’de yasama, yürütme ve yargı organları siyasal iktidar tarafından bir bir ele geçirilmiştir.


aaaBunları incelemek gerekirse, yürütme erki Recep Tayyip Erdoğan’ın elindedir. Buna söylenebilecek pek bir söz yoktur. Bu siyasal iktidarın hukuka uygun olarak elde ettiği tek erktir. Ancak daha sonra, geri kalan iki erki de ele geçirmek için yapılan hamlelerin yürütme erkinin sahibini elinden tutanın değiştirilmesini zorlaştırdığını söylemek mümkündür çünkü söz konusu erk seçimle elde edilmektedir. Seçimlerin denetimini yapan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyeleri, Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca seçilmektedir. Bahse konu genel kurul üyeleri, Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) tarafından seçilmektedir. O yüzden HSK’yi ele geçiren siyasal iktidar önce Yargıtay ve Danıştay üyeleri üzerinde daha sonra da YSK üyeleri üzerinde hakimiyet kurabilir. Bu nedenle, öncelikle HSK’nin üye yapısını incelemek gerekirse üyelerin 6’sının Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atandığını geri kalan 7 üyenin ise TBMM Genel Kurulu tarafından AKP oyları ile seçildiği görülmektedir. Ayrıca, kurulun başkanlığını Adalet Bakanı yapmaktadır. Özetle HSK, YSK, Yargıtay ve Danıştay siyasal iktidar tarafından ele geçirilmiştir. Bunun yanında Anayasa Mahkemesi üyelerinin 7’si doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından; 5’i Cumhurbaşkanı Gül tarafından; geri kalan 3 tanesi ise AKP’nin tek başına iktidar olduğu dönemde yasama organı tarafından seçilmiştir.


aaaYSK’nin 16 Nisan 2017 Plebisitinde 1,5 milyon mühürsüz oy pusulasının kanunun açık ve emredici hükmüne rağmen geçerli sayması ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçimlerinde tek sandığa atılan 4 oydan sadece birisini iptal etmesi Erdoğan’ın ve AKP’nin siyasal iktidarı elinde tutmak için YSK’yi araçsallaştırdığını göstermektedir.


aaaSiyasal iktidar, yargı üzerinde sadece üye atayabilme gücü ile yetinmemiş; Yargıtay ve Danıştay’da önce daire sayısı arttırılıp sonra azaltılarak dönemin gözde AKP’lileri olan FETÖ mensuplarını yargı mensubu haline getirmiştir. 15 Temmuz sonrasından ise bu kişiler Anayasa’ya aykırı bir şekilde azledilip yerlerine doğrudan siyasal iktidarın kontrolündeki HSK tarafından atama yapılmıştır.


aaaBunların yanında yüksek mahkeme niteliğine haiz olmayan Bölge Adliye Mahkemeleri, AKP döneminde 15 Temmuz’un hemen ardından kurulmuş ve atamaları HSK tarafından yapılmıştır. Yine 15 Temmuz sonrasında ilk derece hakim ve savcılarının 1/3’ü Anayasa’ya aykırı şekilde azledilmiştir. Söz konusu azillerin süratle yapılmasında atama sırasında istenen referanslar sayesinde oluşan "saadet zinciri" etkili olmuştur. Bugün herkesin malumu olduğu üzere ilk derece hakim veya savcı adaylarından siyasal iktidara biat ettiğinizi tasdik etmesi gereken bir referans kağıdı istenmektedir.

aaaYasama organındaki durum ise daha içler acısıdır. Muhalefet partileri ilk darbeyi, kendi içlerinden, ana muhalefet partisi olan CHP’den 2016 Anayasa Değişikliği ile almışlardır. AKP, CHP’nin de destek verdiği bu değişiklik ile birlikte Enis Berberoğlu gibi pek çok milletvekilinin yargılanmasının önünü açmıştır. (Bu arada Berberoğlu’nun CHP Milletvekili olması gibi “minik” bir ayrıntıyı atlamamak gerek.) Kılıçdaroğlu, Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından “Adalet Yürüyüşü” dediği çeşitli sportif faaliyetlere imza atarak TBMM Genel Kurulunda göstermesi gereken muhalefeti Maltepe meydanında miting ile sonlandırmıştır. Söz konusu mitinge Berberoğlu, Maltepe Cezaevinde olduğu için katılamamıştır. Olayların devamında Berberoğlu mahkum edilmiş, milletvekilliği düşürülmüş, Anayasa Mahkemesi söz konusu mahkeme kararı hakkında ihlal kararı vermiş, ilk derece mahkemesi kararı uygulamayı Erdoğan’ın açık, medyaya yansıyan telkini ile reddetmiş, Anayasa Mahkemesi bir kez daha ihlal kararı vermiş ve sonunda Berberoğlu milletvekilliğine dönmüştür.


aaaBugün TBMM Başkanı Şentop’un ifade ettiğine göre 600 koltuğun olduğu mecliste 1300 tane dokunulmazlığın kaldırılması için fezleke vardır.


aaaÖyle bir ülke düşünün ki milletvekillerinin her biri hakkında 2-3 tane fezleke olsun. Çiftçisinden Genel Kurmay Başkanına kadar teröristlik ve vatan hainliği ile itham edilip, yargılansın ve mahkum olsun. Ana muhalefet partisi, siyasal iktidarın uydu partisi haline gelsin.

aaaSöz konusu tabloda üzülerek belirtmek zorundayım ki işini iyi yapan sadece Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’dir. Siyasal iktidar gücü daimi olarak elinde tutmak ister Erdoğan ve AKP bunu çok iyi yapıyor. Eğer geri kalan öğeler bir an önce bunu öğrenemezlerse modern otoriterizmde ihtimal dahilinde olan siyasal iktidarın değişmesi diktatörlükte mevcut olmayacaktır.


aaaİşte açıklanan bu sebeplerden ötürü Türkiye’de kuvvetler ayrılığı yoktur. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir ülkede demokrasinden söz edilebilmesi mümkün değildir. Demokrasinin yokluğu beraberinde insan hakları ve hukuk devleti gibi pek çok temel ilkeyi de beraberinde götürmektedir. Bu yüzden, İstanbul Sözleşmesi'nin kaldırılması kararının hukuki yönden incelemesinin bir anlamı yoktur. Ancak şimdiden belirtmek gerekir ki verilmiş olan karar hukuka uygundur. Söz konusu hukuka uygunluk verilmiş olan kararın ne anlama geldiğini meşrulaştırmamaktadır. Erdoğan, vermiş olduğu karar ile açıkça kadınları hedef haline getirmiş ve cinayetlere icazet vermiştir. Kararın ertesi günü Türkiye’de 4 kadın katledilmiştir. Katillerin Erdoğan’ın kararını bekledikleri açıktır ve kadın cinayetleri politiktir. Artık iktidar kadın cinayetlerine sadece susmamakta buna icazet verecek hareketlerde de bulunmaktadır.


aaaDenizli’de Erkan Sivrikaya bir üst kattan eşinin evine iple sarkıp onu bıçaklayarak öldürdü.


aaaİzmir’de Polis Memuru Fırat Köksal arabada tartıştığı sevgilisini silah ile vurarak öldürdü.


aaaOsmaniye’de Cemil Fikirli babasının evine sığınan eşini bıçaklayarak öldürdü.


aaaAntalya’da Besat D. 4 yıldır hükümlü olarak yattığı cezaevinden izinle ayrılıp boşanma aşamasında olan eşini silah ile vurarak öldürdü.


Opuz Kararından Fesih Kararına


aaaOpuz davasının vakıaları 1995 yılından 2008 yılına kadar süren geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Nahide Opuz ve annesi beş kez Nahide Opuz’un eşi olan H.O. tarafından ölümle tehdit, kasten yaralama, kasten öldürmeye teşebbüs gibi çeşitli saldırılara uğramış söz konusu fiillerden ötürü şahsa delil yetersizliği veya şikayeti geri çekme gibi sebeplerden ötürü ceza verilmemiştir.


aaaArdından, H.O. Opuz’un annesini ölümle tehdit etmiş ve 11 Mart 2002 tarihinde de öldürmüştür. Kasten öldürmeden dolayı yapılan yargılamada H.O. 25 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılmış, 26 Mart 2008 tarihinde tahliye edilmiştir. Cezaevinden çıkmasının ardından Nahide Opuz’a yönelik tehditleri devam etmiştir. Tehditler üzerine 14 Kasım 2008 tarihinde Opuz’un yasal temsilcisi, yetkililerin başvuranı eski kocasından korumak için hâlâ hiçbir tedbir almamış olmaları nedeniyle müvekkilinin hayatının tehlikede olduğu konusunda AİHM’ye bilgi vermiştir.


aaaAİHM’ye yapılan başvuru sonunda yaşam hakkının, işkence yasağının ve bunlarla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar verilmiştir.


aaaOpuz Kararı'nın ardından Türkiye, devletin olaydaki zafiyetini sonlandırmak ve uluslararası arenadaki kötü izlenimini değiştirmek için Avrupa Konseyi bünyesinde yürütülen komisyon çalışmalarına önemli katkılar sağlamıştır. Bunun sonucunda 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” imzaya açılmıştır. Türkiye söz konusu sözleşmeyi çekince dâhi koymaksızın imzalamıştır. İstanbul’da imzalandığı için sözleşmenin kısa adı “İstanbul Sözleşmesi” olmuştur.


aaaSöz konusu imzanın hukuki niteliğini incelemek gerekirse bu imza ile sözleşme ulusal veya uluslararası alanda yürürlüğe girmez. İmza koyan devletler diğer imzacı devletlere ve söz konusu uluslararası organa sözleşmenin uluslararası alanda yürürlüğe girmesi için gerekli ulusal faaliyetleri yapacaklarına dair bir söz vermiş olurlar.


istanbul sözleşmesinin başlığı, 1. 2. ve 3. maddeleri

aaaArdından 29 Kasım 2011 tarihinde 28127 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6251 sayılı Uygun Bulma Kanunu ile Sözleşme TBMM’ce “uygun bulunmuş”tur. Söz konusu kanun yukarıda göründüğü gibidir. Bu kanun ile İstanbul Sözleşmesi ne ulusal ne de uluslararası alanda yürürlüğe girmemiştir. Zaten henüz ortada Resmi Gazete’de yayımlanmış olan bir İstanbul Sözleşmesi yoktur. Burada kısaca monizm – düalizm karşıtlığından bahsetmek yerinde olacaktır. Öncelikle düalist sistemden bahsetmek gerekirse söz konusu sistem imza edilmiş olan bir uluslararası anlaşmanın ulusal hukuka ayrıca dahil edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Çünkü düalist sistemde ulusal ve uluslararası hukuk birbirlerinden ayrı ve geçişin olmadığı kümelerdir. Bu yüzden Birleşik Krallık gibi düalist sistemin yürürlükte olduğu ülkelerde imza koyulan uluslararası anlaşmanın hükümlerinin aynen iktibas eden bir kanun yasama organına sunularak milletlerarası anlaşma iç hukuka yedirilir. Böylece hiyerarşi sorunu gündeme gelmez çünkü aslında milletlerarası anlaşma diye bir norm yoktur. Uluslararası alanda imza koyulmuş olan milletlerarası anlaşma kanun teklifi halinde yasama meclisinden geçerek ulusal hukukun bir parçası haline gelmiştir. Aynı usul doğrudan iktibas yerine atıf ile de gerçekleştirilebilir.


aaaÜlkemizde de cari olan monist sistemde ise ulusal ve uluslararası hukuk bir bütündür. Bu yüzden milletlerarası anlaşmanın ulusal alanda yürürlüğe girmesinin ayrıyeten düzenlenmesi gerekmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki ulusal alanda yürürlüğün ön şartı uluslararası alanda yürürlüktür. Çünkü milletlerarası bir anlaşmanın milletlerarası düzeyde yürürlükte olmaksızın ulusal düzeyde yürürlükte olması düşünülemez, bu durum anlaşmanın "milletlerarası" olma niteliği ile uyuşmaz. Uluslararası alanda anlaşmalar ilgili sözleşmenin düzenlediği şekilde yürürlüğe girer.


aaaBu yüzden Türk hukukunda milletlerarası anlaşmaların nasıl yürürlüğe girdiğinin incelenmesi gerekir. Buraya kadar imza koyma, uygun bulma kanunu ve hiyerarşi sorunun çözmek için benimsenmesi gereken yollardan bir olan monizm-dualizm karşıtlığına değindim. Uygun Bulma Kanunu'nda duraksayıp “Acaba Türk hukuku monist sistemi mi? Yoksa düalist sistemi mi? seçmiştir?” şeklinde bir soru sormamız gerekir. Aslında bu soruya ilgili hükümleri o dönem yürürlükte olan 244 sayılı “Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve Yayınlanması ile Bazı Andlaşmaların Yapılması İçin Bakanlar Kuruluna Yetki Verilmesi Hakkında Kanun” cevap vermiştir. Ancak bu kanundan bihaber olsak dahi uygun bulma kanunun lafzından iktibas veya atıf olmadığını anlayabiliriz. İktibas yoktur çünkü sözleşme maddeleri zikredilmemiştir. Atıf yoktur çünkü kanuna herhangi bir sözleşme metni eklenmemiştir.


aaaPeki, uygun bulma kanunu ile sözleşme yürürlüğe girmiyorsa bu kanun neden çıkarılıyor? Monist sistemde tek hukuk düzeni olduğu için ulusal normlar ile uluslararası normların hiyerarşisi sorunu gündeme gelir. İstanbul Sözleşmesi gibi bazı sözleşmeler ulusal mevzuatların uygulanmasında değişiklik yaparlar. Bunlar özellikle bazı yasama tasarrufu olan kanunlar ile çelişirler. İşte söz konusu değişmenin kanunların uygulanmasında yapacağı potansiyel değişikliklerden ötürü yasama meclisinin uygun bulmasına sunulması gerekir. Söz konusu uygun bulma yürütmeye sadece “salahiyet” bırakmaktadır. Yürütme, uygun bulunmuş olan bir sözleşmeyi onaylayarak yürürlüğe koymak zorunda değildir. Bu yüzdendir ki Anayasa’nın 90. Maddesinin 4. Fıkrasında özellikle Türk kanunlarında değişiklik getiren sözleşmeler vurgulanmıştır. Aynı şekilde 2 ve 3. Fıkralarda da Türk kanunlarında değişiklik getirmeyenlerin yanında yasama erkine ait olan fonksiyonların kullanılmaması halinde uygun bulma kanuna gerek olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu hiyerarşi sorunu ise 5. Fıkra ile çözülmüştür. Fıkraya göre; “Milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir.“ Bu hüküm milletlerarası anlaşmaların kanun olduğunu ifade etmemektedir. Ya da milletlerarası anlaşmaların uygun bulma kanunu ile yürürlüğe girdiği anlamına da gelmemektedir. Yürütme uygun bulunmuş olan bir sözleşmeyi yürürlüğe koymak zorunda değildir.


aaaUygun bulma kanunu ile henüz ne ulusal alanda ne de uluslararası alanda ipler bağlanmamış, milletlerarası sözleşme yürürlüğe girmemiştir. Söz konusu uygun bulma kanunun ardından 244 sayılı Yetki Kanunu’nu 3. Maddesi gereğince Bakanlar Kurulunun sözleşmeyi onaylaması gerekir. Türkiye; İstanbul Sözleşmesi'ni, 8 Mart 2012 Dünya Emekçi Kadınlar Gününde 28227 sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylamıştır. Söz konusu kararın eklerinde İstanbul Sözleşmesi'nin Türkçe, İngilizce ve Fransızca metinleri yer almıştır. Yani sözleşme metinleri ilk defa bu karar ile birlikte Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Aşağıda, ilgili bakanlar kurulu kararını ve bakanlar kurulundaki dikkat çeken bakanların isimlerini görebilirsiniz.

karar sayısı 2012/2816

aaaBu bakanlar kurulu kararının yayımlanması da söz konusu milletlerarası anlaşma yürürlüğe girmesi için yeterli değildir. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi ulusal yürürlüğün ön şartı uluslararası yürürlüğün mevcut olmasıdır. İstanbul Sözleşmesi için sekizi Avrupa Konseyi üyesi olan on devletin bağlanma iradelerini göstermelerinin ardından üç aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk günü Türkiye Cumhuriyeti sözleşme ile bağlanmıştır. Uluslararası ve ulusal bağlanma aynı anda gerçekleşmiştir.

istanbul sözleşmesinin 22. maddesi

aaaPeki, İstanbul Sözleşmesi ihtiva ettiği normlar bakımından doğrudan uygulanma kabiliyetine sahip midir? Bu soruya "Büyük çoğunluğu ile hayır." cevabını vermek durumundayım. Örneğin, yukarıda gördüğünüz hüküm sözleşmenin bir kısmından alınmıştır. Görüldüğü üzere sözleşmede “gerekli tedbirleri alır”, “diğer tedbirleri alır”, “odak noktası yapar”, “geliştirir ve yürütür” gibi taahhüt ifadeleri kullanmıştır. Sözleşmenin ezici çoğunluğunda emir ifadeleri yer almamaktadır. Bu şekilde dizayn edilmiş olan normların iç hukukta doğrudan uygulanabilme ihtimali kısıtlıdır. Ancak tam yargı davası ile devlete taahhütlerini yerine getirmesi için tazminat davası açılabilir. Bunun yanında bahse konu taahhütlerin sağlanmamasından ötürü zarar gören kişilerin açacağı tazminat davaları söz konusu olabilir. Bunun dışında emredici nitelikte olmayan normların doğrudan uygulanabilirliği yoktur. Tabi ki burada asıl önemli olan artık Avrupa Konseyi’nin veya organlarının hukuki anlamda Sözleşmenin uygulanması için harekete geçemeyeceğidir.


aaaİşte bu yüzden “İstanbul Sözleşmesi Uygulama Kanunu” diye anılan 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” yine 8 Mart 2012’de TBMM'ce kabul edilmiş ve 20 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Söz konusu kanun İstanbul Sözleşmesi'nde taahhüt edilenleri karşılayabilecek nitelikte olmasa da taahhütlerin önemli bir ağırlığı bu kanun ile yerine getirilmiştir. Özellikle dört maddelik mer’i kanun olan 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanuna” kıyasla Türkiye bu alanda önemli adımlar atmıştı.


aaaÖzetle, İstanbul Sözleşmesi zaten tek başına efektif olmamakla birlikte gücünü 6284 sayılı kanundan alıyordu. Bugün hala 6284 sayılı kanun yürürlükte iken sahip çıkılması ve kurallarının uygulanmasının sağlanması gerekmektedir.


aaaBu sürecin devamında 16 Nisan 2017 tarihli Plebisit ile birlikte “Milletlerarası Anlaşmaların Onaylanması ve Yayımı” Cumhurbaşkanı’nın münhasır yetkileri arasına alınmıştır. (Eski sistemde de milletlerarası anlaşmaların onaylanması Cumhurbaşkanı’nın yürütmeye ilişkin görevleri arasında sayılırken uygulamada 244 sayılı Yetki Kanunu ile birlikte bu görev bakanlar kuruluna tevcih edilmişti. Doktrinin ağırlıklı görüşü de eski sistemdeki sorumsuz Cumhurbaşkanı’nın söz konusu yetkiyi karşı-imza kuralı gereğince yürütmenin sorumlu organı olan bakanlar kurulunun katılımı olmaksızın kullanamayacağı yönündedir.)


aaaPlebisit’in ardından Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine uyum sağlanması amacıyla 7142 sayılı kanun ile Bakanlar kuruluna Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi verilmiştir. Söz konusu yetki kanununa karşı CHP tarafından yapılan soyut norm denetimi başvurusu reddedilmiştir.


aaaDaha sonra Bakanlar Kurulu 7142 sayılı yasaya dayanarak çıkardığı 703 sayılı KHK ile yukarıda bahsettiğimiz milletlerarası anlaşmaların uygun bulunmasına ilişkin Bakanlar Kuruluna yetki veren 244 sayılı Kanunun dayanak maddelerini yürürlükten kaldırıldı. 703 sayılı KHK’ye karşı herhangi bir norm denetimi başvurusu yapılmadı.


aaaArdından 9 Temmuz 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı yemin ederek göreve başladı. Bunun üzerine 9 sayılı “Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” ile birlikte 244 sayılı kanundaki ilga edilen düzenlemeler tekrar Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile ihdas edildi. Söz konusu kararnameye karşı yine CHP tarafından soyut norm denetimi başvurusu yapıldı ancak bu başvuru reddedildi.


aaaAnayasa’nın 104. Maddesinin 11. Fıkrası gereği Cumhurbaşkanı’nın münhasır yetki alanında olan “milletlerarası anlaşmaların onaylanmasını” düzenleyen söz konusu 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi aynı maddenin 17. Fıkrasına dayanmaktadır. Bu yüzden Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarabilir. Burada geriye Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin uygun olması gereken tek bir ölçüt kalıyor. O da aynı fıkrada belirtildiği üzere Anayasa'nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemeyecek olmasıdır. 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenenler bu sınırlara dahil değildir. 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle milletlerarası anlaşmaların onaylanması ve yürürlüğü düzenlenmektedir. Onaylamadan, onaylamamadan veya onayı geri çekmeden dolayı temel hak ve hürriyetlerin uygulanmasında değişiklik olabilir. Ancak bu durum temel hak ve hürriyetlere ilişkin sınırların Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlendiği anlamına gelmez.


aaaOnaylama için uygun bulma zaten yasama organının iradesi ile düzenlenmektedir. Uygun bulmanın ardından onaylama yürütmenin takdirindedir. Onaylama yürütmenin takdirinde ise buna paralel menfi işlemler de ona aittir. Anayasa’nın sadece onaylama ibaresini kullanmış olması, onaylamama veya onaylanmış olanı geri alma yetkilerinin bulunmadığını göstermez.


aaaYukarıda da bahsettiğimiz gibi uygun bulma konunu ile yasama organı yürütmeye “Bu milletlerarası anlaşmanın uygulamaya koyulması halinde benim fonksiyonum üzerinde olabilecek potansiyel değişiklikleri görüyorum ve bunların uygulanmasında bir beis görmüyorum, bunu uygun buluyorum.” demektedir. Yoksa “Bu uygun bulma kanunu ile birlikte bu anlaşmanın yürürlüğe girmesini ve ancak benim iradem ile yürürlüğünün sonlandırılmasını emrediyorum.” dememektedir.

Eğer yasama organı yürütme organının yürürlük konusundaki tekelini elinden almak istiyorsa bunu düalist sistemdeki gibi yapmalıdır.


aaaBundan dolayı söz konusu kararnameye dayanarak 19 Mart 2021’de verilmiş, 20 Mart 2021’de Resmi Gazete’de yayımlanmış olan İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiğine dair 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hukuka uygundur.


aaaSonuç olarak, eski sistemde hükümetin imzaladığı sözleşmenin, gerekmesi halinde yasama organınca onaylanmasının uygun bulunmasının ardından, Bakanlara Kurulunun vermiş olduğu bir onaylama kararı ile yürürlüğe giren milletlerarası anlaşmalar artık Cumhurbaşkanı'nın onaylama kararı ile yürürlüğe girmektedir. Çünkü 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi bunu emretmektedir. Peki, Cumhurbaşkanı kendi çıkardığı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kendi kendisine yetki mi vermektedir? Hayır. Çünkü söz konusu yetkiyi Anayasa’nın 104. Maddesinin 11. Fıkrasından almaktadır. Milletlerarası anlaşmaların onaylaması, Cumhurbaşkanı’nın münhasır yetkileri arasındadır. Cumhurbaşkanı söz konusu münhasır yetkiyi Anayasa’nın 104. Maddesinin 17. Fıkrasına dayanarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenleyebilir.


aaaBöylece 16 Nisan 2017 Plebisitinde nelerden vazgeçtiğimizi bir kez daha görmüş olduk. Olur da bir gün demokratik rejime geri dönebilirsek İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası örgütler çerçevesinde yapılan “yasa-anlaşma”ların düalist sisteme göre; kadimden beri devletler arasında yapılan ve ulusal hukuka etkisi olmayan -şu anda uygun bulma kanunu gerektirmeyen anlaşmalar olarak bildiğimiz- anlaşmaların monist sisteme göre dizayn edilmesi hukuki güvenliğin korunmasında etkili olacaktır. Aynı şekilde bunlardan birincisinin imza koymaya yetkili kişilerinin İkinci Meşrutiyet, 1921 ve 1924 Anayasası dönemlerinde uygulandığı gibi yasama organınca atanıp sürecin burada tamamlanması; ikincisinin ise yürütme organının uhdesine bırakılması daha doğru olacaktır.


aaaanitsayac.com’un verilerine göre bu süreçte Türkiye’de kadın cinayetlerinin durumunu gösteren tablo aşağıdaki gibidir. (Söz konusu alanda TÜİK’in yaptığı bir çalışmaya resmi internet sitesinde rastlayamadım.) Söz konusu gelişmelerin yaşadığı yıllarda verilerde artış görünüyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi'nden önce kadınların şiddete uğraması günlük bir “aile” rutini olarak görülüyorken yapılan çalışmalar sayesinde siyah sayılar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Bu artışın sebebi nasıl bir bataklığın içinde olduğumuzu yeni yeni fark etmiş olmamızdan ötürüdür.


grafik, grafikteki sayılar: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verilerine göre 2008'de 80, 2009'da 109, 2010'da 180, 2011'de 121, 2012'de 210, 2013'te 237, 2014'te 294, 2015'te 303, 2016'da 328, 2017'de 409, 2018'de 440, 2019'da 474 olmak üzere 2008-2019 yılları arasında toplam 3.185 kadın öldürülmüştür.