• Recep Gülşen

İnsan Hakları Savunucusu Olmak İçin Bencilce Sebepler -Recep Gülşen

En son güncellendiği tarih: 31 May 2020

1-Neden Bazı Değerleri Önemsemeliyiz

Hayatımızı diğer canlılarınkinden daha anlamlı kılan başka ne olabilir ki? Hayatı anlamlandırmanın çeşitli biçimleri var, insan türünün özgül niteliklerinden (akıl ve vicdan) daha fazla istifade eden herkes takdir edecektir ki bunlardan bazıları diğerlerinden daha üstündür. Biz insan hakları savunucuları kendimizi ekolojik döngünün önemsiz bir parçasından çok daha fazlası olarak gördüğümüz ve kendimize bir insan olarak saygı duyduğumuz için hayatımızı hayvanlarla tamamen aynı kaygılarla yaşamayı çirkin buluyoruz. Öz saygımız hem kendimizin hem de başkalarının uğradığı adaletsizliğe, esarete ve sefalete kayıtsız biri olmamıza izin vermiyor ve aynı zamanda bir erdem insanı olmamızı gerektiriyor.

2-Neden Özellikle İnsan Haklarını Önemsemeliyiz

Klasik devlet tanımı her makul insanı rahatsız edecek iki kavramın bileşiminden oluşur: “şiddet” ve “tekel”. Devletler büyük bir güç ve rant kapısıdır, tahmin edilebileceği gibi güç ve rant peşinde koşan insanlar için de çok caziptir. Devlette yalanla, ikiyüzlülükle, rakiplerinizi ahlaksızca saf dışı bırakmayla yükselmek daha kolay olduğu için ve Lord Acton’un deyimiyle güç yozlaştırdığı, mutlak güç mutlaka yozlaştırdığı için devlete ve muktedirlere karşı hayli şüpheci olmak rasyoneldir. Aslında bu kadar bariz olan bir gerçeğe rağmen dünya hala neden yeterince iyi değil? Stanley Miligram, sonuçlarını 1974’te yayınladığı ünlü deneylerinde kendi ifadeleriyle “sıradan bir insanın sadece deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek için basit bir deney düzenledi. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile saf otoriteyi çeliştirdi ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde genellikle otorite kazandı.”[1] Zaten savaşlar ve soykırımlarla dolu tüm bir insanlık tarihi bu deneyin aynısı değil midir? Otorite lehine şiddetli bir olumlu ön yargıya sahibiz, onun baskılarını veya hırsızlığını sıradan insanlarınkinden daha hafif görüyoruz ve ona karşı sanki tüm sorunları çözebilecek sihirli bir değnekmiş gibi haksız bir iyimserlik taşıyoruz. Buna bir de kabileci duygular eklendi mi şeytana teslim olmamız işten bile değil.

İşte modern uygarlığın entelektüel mimarları bu gerçeklerin az çok farkına vardıkları için kurumların en kötüler başa geldiğinde dahi en az zarara sebep olmalarını garanti edecek şekilde tasarlanması gerektiğini salık verdiler ve bu öğütler nispeten kabul gördüğü için ilerledik. Medeniyetin özü gücün sınırlanması prensibiydi. Anayasa, parlamento, demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi modern uygarlığın tüm karakteristik kurum ve kuralları bu amaç için keşfedildi. Adeta boynundan iple bağlanmış bir canavar olan devletin ipini sağlam tutmazsak yem oluruz. O ip, sivil toplum ve devleti dizginleyen kurumlardır.

Çağdaş politik iktisadın öne çıkan yazarlarından Daron Acemoğlu ve James Robinson’un Dar Koridor kitabında gösterdiği gibi özgürlüğün ortaya çıkışı çok zor şartlar altında, adeta mucizevi şekilde güçlü bir sivil toplum ile güçlü ama prangalanmış bir devletin karşı karşıya gelmesiyle gerçekleşiyor ve bu zor şartlar sağlandığında girilen “Dar Koridor”da kalmak ise sürekli bir çaba gerektiriyor.[2]

3-Sonuç

Bir insanın, insan hakları için bir şeyler yapmasının iki güçlü müşevviği var: Birincisi bu görmesini bilen insanlar için uzun vadeli olarak çok haz veriyor (eğer kaba ruhlu bir insan değilseniz ki bu muhtemelen objektif olarak şayanı tercih bir durum değil) İkincisi kim özgür olmak istemez ki? Her bakımdan çıkarımıza. İşte dünya özgürlük haritası:



İşte dünya kişi başına milli gelir haritası:



Özgürce yaşamadıktan ve özgürlüğümüzü korumak için savaşmadıktan sonra hayat gerçekten o kadar güzel olur muydu?

[1] Stanley Miligram – The Perils of Obedience s.1 [2] https://www.kitapyurdu.com/kitap/dar-koridor/527122.html