Göçmenlere Yönelik Nefret Söylemi

Güncelleme tarihi: Nis 2

Bölüm 1: Avrupa siyasetinde aşırı sağ hareketler ve göçmenlere yönelik nefret söylemi


Giriş

Tarihin her döneminde insan gruplarının çeşitli sebeplerle ana vatanlarını terk ederek refah bir yaşam sürme arzusuyla yeni bir yurt arayışına girdiğini görmemiz mümkündür. İnsanları bu göç olgusuna iten etkenler karmaşık olduğu gibi birbirinden farklı sebepler insanların göçmen kimliği kazanmasına neden olabilir. Uluslararası hukukta, göçe tabii olan insanlar bu yer değişikliğini gönüllü yapıp yapmamalarına göre farklı statüler kazanmaktadır. Göçmen statüsündeki bireyler için evrensel olarak kabul görmüş genel bir tanım mevcut değildir. Göçmen terimi genellikle, bireyin ikamet ettiği ülkede şartların elverişsizliğinden kaynaklanmakla birlikte zorlayıcı dış faktörlerin müdahalesi olmaksızın kendi özgür iradesiyle ve şahsi talepleri doğrultusunda yaşam koşullarını iyileştirmek ve beklentilerini gerçekleştirmek arzusuyla başka bir ülkeye veya bölgeye hareket etmesi olarak tanımlanmıştır. Fakat gerek siyasi arenada gerekse medyada göçmen kavramı çokça bulandırılmaktadır ve halihazırda bir kavram karmaşası haline gelmiş durumdadır. Bu kavram karmaşası içerisinde ülkesinden ayrılmak mecburuyetinde kalmış pek çok “mülteci” statüsündeki insan da göçmen kavramı çatısı altında anılmaya başlanmıştır. Ancak uluslararası hukukta mülteci ve göçmen arasındaki ayrımın önemli olduğuna dikkat çekmemizde fayda var. 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nin 1. maddesinde mülteci tanımı “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için ikamet ülkesinin dışında bulunan kişi” olarak ifade edilmektedir. Gönüllü bir süreci ifade eden göç hali ve göçmen kimliği, mültecilerin maruz kaldığı zorlu koşullar ile karıştırılmamalı ve uluslararası hukukta ifade edildiği üzere sığınma hakları ve sahip oldukları özel durum göz önünde bulundurulmalıdır.

Resim  Sudanlı kadınalr başlarının üstünde su testileri çölde yürüyorlar, yerde ölü bir çocuk bedeni başında akbabalar
David Kumcieng, 15, Sudanlı, Kakuma Mülteci Kampı

Göç güzergâhının son durağı: Avrupa

Günümüzde insan hakları ve demokrasinin beşiği olarak anılan Avrupa Birliği ülkeleri milyonlarca insan için bir cazibe merkezi haline gelmiştir. Avrupa pek çok göçmenin umut yolculuğunda potansiyel bir yeni yurt niteliği taşımaktadır. Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya bölgelerinden gelen pek çok göçmenin bölgeyi yeni yurt olarak görmelerinin esasında Avrupa Birliği ülkelerindeki refah seviyesi, milli gelirin ve istihdam olanaklarının fazlalığı, eğitim, sağlık, barınma gibi imkanlara erişim, güvenlik ve siyasal istikrarın devamlılığı ve demokratik kuralların yerleşmiş olması gibi birtakım olumlu etmenler yer almaktadır. Ancak göç alan Avrupa ülkelerinde hızla değişen sosyo-ekonomik ve toplumsal dinamikler, yerli unsurlar ve göçmenler arasında ortaya çıkan kültür uyuşmazlığı giderek büyüyen bir insani krizi ortaya çıkarmış ve pek çok sorunu da beraberinde getirmiştir.

 İki panevan araç arasında  kucağında bir bebekle bir kadın, duvarda i am so sorry refugees this is not europe yazıyor
Moria Mülteci Kampı, Midilli Adası, Yunanistan

Avrupalı kimliği ve göçmenler

İki binli yılların başında Batı ülkelerini hedef alan terör saldırıları ve 2009’daki Arap Baharı ayaklanması ve sonrasında Suriye’deki iç savaşın patlak vermesiyle Doğu’dan Batı’ya doğru artan göç dalgası karşısında Avrupa siyaseti bir değişimin eşiğine gelmiştir. Avrupa Birliği ülkelerinde son beş yılda yapılan seçimlere baktığımızda, aşırı sağcı partilerin ulusal düzeyde pek çok ülkede ya koalisyon ortağı ya da ana muhalefet partisi olarak seçimlerden zaferle çıktıklarını gözlemlememiz mümkündür. Avrupa siyasetinde popülist ve aşırı sağcı hareketlerin giderek ivme kazanması siyasi arenada ötekileştirici, ayrımcı ve nefret suçları barındırın söylemlerin artmasına neden olmuştur. Göçmen kimliği karşısında Avrupalı kimliğinin radikal milliyetçi bir çizgide oluşturulmak istenmesi ciddi toplumsal ve güvenlik sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Aşırı sağcı siyasetçilerin göçmenlere yönelik aldıkları sert tavrın sokaktaki yansıması çoğu zaman göçmenlerin haklarının ihlal edilmesine neden olmakta ve zaten çetin koşullar içerisinde yaşamlarını sürdüren göçmenlerin hayatlarını daha da zorlaştırmaktadır. İfade özgürlüğüyle bağlantılı bir sorun olan nefret söylemi ve söylemin muhatabı olan göçmenlerin kimler olduğu ve statülerinin getirdiği hakların neler olduğu konusu günümüzde oldukça tartışmalı bir konudur.


soldan sağa İtalyan Lig Partisi lideri Matteo Salvini, Fransa Ulusal Birlik Partisi lideri Marine Le Pen ve  Hollanda Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders (soldan sağa)
İtalyan Lig Partisi lideri Salvini, Fransa Ulusal Birlik Partisi lideri Le Pen ve Hollanda Özgürlük Partisi lideri Wilders

Avrupa siyasetinde aşırı sağ hareketler ve göçmenlere yönelik nefret söylemi

Fransa’da aşırı sağın kalesi olarak görülen Ulusal Birlik Partisi (FN) ve parti lideri Marine Le Pen’in izlediği politikalar göçmen karşıtlığının ne olduğunun en bariz örneğini oluşturuyor. Fransız siyasetçi Le Pen, 2015 Paris saldırılarının ardından göçmen karşıtı söylemlerini şiddet içeren bir boyuta taşımaya başlamıştır. Le Pen söylemlerinde çoğu zaman “göçmenlerin ülkeye pislik, suç, yoksulluk ve İslami terörizm” getirdiğini ifade ederek onları suçlamış ve parti politikası olarak “Fransa’ya karşı nefret vaat eden bu yabancıları kovma” fikri içerisinde olduklarını belirtmiştir. 2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin üçüncü isimi olan Le Pen ’in seçim sürecinde kullandığı temel slogan ise “Fransa’yı daha fazla Fransız yapacağız” ifadesidir. Le Pen seçim sürecinde ve sonrasında verdiği demeçlerde Fransa’nın sınırlarının tekrardan belirleneceğini ülke içerisinde göçmen statüsündeki herkesin ihracını öngördüğünü ve ülkede hızla artan göçmen nüfusun Fransa’yı “sivil savaşın” eşiğine getirdiğini keskin bir şekilde ifade etmekten kaçınmamıştır. Aynı zamanda 2016 yılında yaptığı bir konuşmada “göçmenlerin kamusal hizmet beklememeleri” gerektiğini ifade etmesi ve “mülteci çocuklara Fransız devlet okullar