Demokrasi Gerçekten Bizi Temsil Ediyor Mu? -2

En son güncellendiği tarih: Tem 24

Demokrasinin Unsurları

Serinin bir önceki yazısında demokrasinin tarihsel serüvenini genel hatlarıyla ve önemli kırılmalarıyla incelemiştik. Bu yazımızda ise artık günümüzde de hâkim politik taban olan “modern demokrasi” kavramının klasik demokrasiden ayrıldığı noktaları ve bunun yanı sıra katılımcı ve temsili demokrasinin temel ayrımlarını inceleyeceğiz. Bugün içinde yaşadığımız modern demokrasilere bakarsak demokrasi ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, toplumların taşıdıkları tarihsel ve kültürel miraslara ve fiziki şartlara göre farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadırlar. Yine de bu söz konusu demokrasiler arasında bir kesişim kümesi oluşturmamız gerekirse şu an bütün demokratik rejimlerin, siyasal eşitlik, halk katılımı ve kamu çıkarı ilkelerini merkeze alarak bir demokrasi çatısı oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bu kavramların üstüne durursak, siyasal eşitlik günümüz demokrasinin bir ürünüdür. Demokrasi teorisyenleri her zaman yönetime “katılacak” halkın kim olduğunu belirlemek konusunda farklı görüşler içerisinde olmuşlardır. Örneğin klasik demokrasinin örneği olan Atina’da da köleler ve kadınlar demokrasinin bir parçası olmamışlardır. 19. yüzyıl boyunca da siyasal katılım, mülkiyet sahibi ve eğitimli erkeklerden oluşan bir azınlıkla sınırlandırılmıştır. Günümüzde de örneğin çocuklar demokrasinin birer öznesi değillerdir. Siyasal katılımın işçi sınıfını, tüm ırksal ve dinsel sınıfları daha sonrasında da kadınları kapsaması yirminci yüzyılda yaygın destek bulmuş ve o miras günümüze kadar da varlığını sürdürmüştür. Şu an demokrasi teorisyenlerinin hemfikir olduğu bir konu olarak demokrasi formları siyasal eşitliğe saygı göstermelidirler. Günümüz dünyasının demokrasisi “temsili demokrasi” gereğince siyasal olarak eşitlik seçme hakkının bütün vatandaşlar arasında paylaştırılması ve her vatandaşın birer oya sahip olmasıyla sağlanır. Halk katılımı ise günümüz demokrasisinin bir diğer unsurudur. Demokrasi “halk tarafından yönetim” isteğiyle özetlenir ancak burada da halk yönetme sürecine nasıl katılacaktır sorusu gün yüzüne çıkmaktadır. Örneğin Atina’daki düzen, vatandaşların doğrudan katılımıyla sağlanan bir doğrudan demokrasi örneği olarak karşımıza çıkarken, günümüzde ise hem vatandaş tanımının neredeyse bütün toplumu kapsayan çok büyük bir kitlesel nüfus olması sebebiyle hem de bu kadar çok sayıda bir kitlenin yönetim kadrolarına gelmesinin bir şekil usullere bağlanmasının “zorundalığı” sebebiyle doğrudan demokrasi günümüz toplumlarında uygulanabilirlik açısından hayal edilmesi bile oldukça zor bir konuma gelmiştir.

aaaDemokrasinin bir diğer unsuru ise kamu çıkarıdır. Mevcut demokratik düzen kimin yöneteceği sorularına kendine göre bir cevap bulduktan sonra bu yönetimin kimin yararına olacağını sorgulamaya başlar. Bu sorgulama demokrasideki en çok tartışılan konulardan birisidir. Zira “halkın yararı” diye bir olgu gerçekten var mıdır? Bir ülkenin nüfusunun tamamının yararına olabilecek bir konu söz konusu olabilir mi? Olsa bile bunu belirleme sorumluluğunu kısa süreliğine yönetme kadrolarını elinde bulunduran “bir avuç” insanın elinde mi olmalıdır? Ayrıca Rousseaucu bir bakışla “genel irade” totaliter demokrasinin köklerini içinde barındırabilir. Genel iradenin ne olduğunu ya da olması gerektiğini öne süren ve demokrasi adına halkı baskı altına alabilecek diktatörlerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Öyle ki hem Hitler Almanya’sında hem de Mussolini dönemi İtalya’sında tam olarak bu durumu gözlemlemekteyiz. Bu konudaki en yaygın eleştirilerden biri tüm halkın kolektif ve genel bir çıkarının varlığının olmadığı iddiasıdır. Aynı iddiaya göre gerçekte toplum, çıkarları birbirleriyle çatışan bireyler topluluğudur. Gerçekten de kamu düzeninin sağlanması ve dış saldırıların önlenmesini istemek dışında toplumun tamamının, homojen olarak kendi çıkarına olduğunu kabul edeceği çok az olgu bulunmaktadır.

Katılımcı Demokrasiye İhtiyaç

aaaGünümüzde yetişkin vatandaşların yönetim sorumluluğunu üstlenmediği bunun yerine bir “yönetici elit grubun” bu sorumluluğun öznesi olduğu temsili demokrasiler içerisinde yer aldığımızı söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Dönemimiz temsili demokrasilerinin tüm yetişkinlere evrensel oy hakkı sağlaması, serbest seçimleri garanti etmesi ve belirli bir sıklıkla seçim olmasını sağlaması dışında vatandaşlar açısından pek de fazla bir şey ifade etmediği düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Bunun yanı sıra günümüzde temsili demokrasinin, demokrasi endeksinde en üstte bulunan ülkelerde dahi bile sorgulandığına rastlamaktayız. Temsili demokrasinin yapısı gereği bagajında taşıdığı bu problemler artık demokrasinin “normatif” bir hal aldığı 21. yüzyıl demokrasilerinde birer “cazibe” unsurundan, bazı yönleriyle rahatsız edici ve yetersiz görülen bir kavrama dönüşmesinin de çok şaşırılacak bir durum olmadığını söylemek mümkündür. Bu fikirler sonucu ortaya çıkan ve vatandaşların katılımını arttırıp demokrasi anlayışını daha da yaygınlaştırıcı bir alternatif olarak katılımcı demokrasi arzusu dünyadaki demokratik ülkelerde büyük bir ivmeyle artmaktadırlar. Özellikle temsili demokrasi kavramının yarattığı sonuçlar neticesinde, soyutlaşan ve “ulaşılamayan” bir demokratik ortam varlığını sürdürmektedir. Araya giren bu söz konusu “demokrasi perdesi” 21. yüzyılın hızlı gelişmeleri ve giderek artan özellikle yeni sosyal ve siyasi talepler konusunda oldukça hantal bir tutum sergilemektedir. Öncelikle temsili demokrasi, modernleşmeyle beraber oluşan ve giderek çoğalan ulus-devletlerin anahtarıdırlar. Toplumsal olarak soy bazlı bir hiyerarşiye dayanan ve vatandaşlık olarak adlandırdığımız “homojen kimlikten” yoksun monarşik devletlerin yerini alan ulus-devletlerin yegâne yakıtı da vatandaşlık üst kimliği altında oluşan uluslar olmuşlardır. Dönemin konjonktürü ve talepleri doğrultusunda ortaya çıkan bu ulus-devletlerin de vatandaşlık fikrini oluşturduğu ulus tabanları, temsili demokrasinin öznesi haline gelmiştir. Bu gelişme, klasik anlamıyla monarşik sistemlerden, modern devletlere geçiş sürecinde şüphesiz çok önemli bir itici güç olduğu yadsınamaz bir olgudur. Lakin günümüz dünyasında, özellikle Soğuk Savaş’ın bitmesi sonucunda kapitalizm zaferi sonrası, artık ulus-devletler de birer meşruiyet krizi içerisindedirler. Dünyada hızla büyüyen neoliberal anlayışlar ve küreselleşme sonucu artık ulus-devletlerin de eski anlamıyla hem fonksiyonel açıdan hem de pragmatik açıdan eski öneminde olmadığını söylememiz oldukça mümkündür. Bu gibi olguların varlığı da doğal olarak temsili demokrasilerin meşruiyetini sorgulayan alternatiflerin önünü açmıştır. Buradan yola çıkarak serinin devamında ve aynı zamanda son yazısında katılımcı demokrasinin temelleri ve katılımcı demokrasiye ihtiyacı destekleyen örneklerin üzerinde durulacaktır.




Kaynakça

1. Heywood, Andrew. Political ideologies: An introduction. Macmillan International Higher Education, 1992.

2. Sala, Bedir. "Yeni Demokrasi Arayışları ve Türkiye'de Yerel Yönetim Politikaları." Itobiad: Journal of the Human & Social Science Researches 5.6, 2016

3. Heywood, Andrew. Siyaset, BB101 Yayınları, 2018

4. Yılmaz, Aytekin, Çağdaş Siyasal Akımlar, Vadi Yayınları, 2016

5. Hobsbawm, Eric J., and Marion Cumming. Age of extremes: the short twentieth century, 1914-1991. London: Abacus, 1995

6. Aktaş, Murat. "DEMOKRASİ KAVRAMINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ." Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 3.1 (2015): 87-105.