Demokrasi Gerçekten Bizi Temsil Ediyor Mu?

GİRİŞ


Demokrasinin anlamı yıllar içinde çok kez değişiklik göstermiş; kimi zaman imparatorlukları yıkan, bireysel kimliği tehdit eden, toplumları yozlaştıran “en korkunç” fikir olarak düşünce sahnesinde kendine yer bulmuşken, kimi zaman halkın kurtuluşunun tek çaresi, özgürlüğün, mutluluğun, refahın tek koşulu olarak “en makbul” anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl boyunca demokrasi kavramına olumsuz birçok anlam yüklenmiştir. James Madison, John Stuart Mill gibi liberal filozoflar Platon ve Aristo’nun sınırlanmamış demokrasi hakkındaki kaygılarını taşımış, sınırsız demokrasinin özel mülkiyeti ve bireysel özgürlüğü tehlikeye atabileceğini fikirlerini paylaşmışlardır. Hemen ardından 20. yüzyıl boyunca ise demokrasi neredeyse evrensel bir şekilde iyi kabul edilmiştir. Bu yüzyıl süresince ortaya çıkan hemen hemen bütün rejimler ideolojileri ne olursa olsun demokratik olduklarını iddia etmişlerdir. Örneğin; Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri gibi her biri farklı bir ideolojik arka plan taşıyan farklı devletlerin hepsi, kendi rejimlerinin demokratik olduklarını iddia etmiş ve bunu demokrasiyi araçsallaştırmadan, gerçekten inanarak vurgulamışlardır. Bu sebeple 20. yüzyıl demokrasinin farklı anlamlarının daha fazla yüzeye çıktığı, normatif bir demokrasi tanımının yapılmasının oldukça zorlaştığı bir yüzyıl olmuştur. Şu an ise günümüze geldiğimizde 21. yüzyılda demokrasinin yaşadığı kırılmalar, cevap veremediği sorular giderek artmış ve artık bir “demokrasi krizi” yaşanmaya başlamıştır. Bu krizleri daha iyi anlamlandırabilmemiz açısından demokrasinin aslında ne olduğuna – ya da olması gerektiğine – bir bakış atmak gerekmektedir.

aaaDemokrasinin klasik anlamını kazandığı ve ilk kez tarih sahnesine çıktığı yer, özellikle Atina’nın başını çektiği Yunan şehir devletleri olarak gözümüze çarpmaktadır. Polis düzeni içerisinde o günkü demokrasi ile şu anki demokrasiyi karşılaştırdığımızda Atina polis düzenindeki demokrasinin aslında günümüzdeki demokrasiden oldukça farklı bir formda olduğunu söylemek gerekir. Atina demokrasinin en ayırt edici özelliği vatandaşların önemli kararları çoğunluk esasına göre aldığı düzenli toplantıların ve kurulların varlığıydı. Bu sebeple vatandaşlar doğrudan siyasi kararlara etki edebilmiş ve daha üst mercilerle bir bürokratik ilişki kurması gerekmeden karar alabilmişlerdir. Bir diğer önemli fark ise sorumluluk üstlenmesi gereken kadrolar atama veya seçim yoluyla değil, kura veya sıra esasına göre seçilmiş, böylece bir “profesyonel politikacılar” grubu yerine vatandaşların tamamının yönetim kadrolarına gelebilme imkanının varlığı sağlanmıştır. Bu anlamıyla klasik demokrasi modern dünyada kendine çok az alanda yer bulabilmiştir. Örneğin İsviçre gibi ülkelerde yaygın bir metot olarak kullanılan halk referandumu ya da birçok batı ülkesinde olan jüri seçiminin kura ile yapılması tam anlamıyla olmasa bile klasik demokrasiye yakın tutumlar olarak gözümüze çarpmaktadır. Demokratik fikirler Yunan şehir devletlerinin çöküşüyle giderek gücünü kaybetmiş ve giderek otoriterleşen bir dünyada minimum düzeyde etkin olmuştur. Ancak daha sonrasında 17. Yüzyıldan itibaren gerçekleşen İngiltere İç Savaşları, 1789 Fransız İhtilali, Amerikan Devrimi gibi tarihsel gelişmeler sonucu dünyada küresel çapta yeni demokratik idealler ortaya çıkmıştır. Tabi bu gelişmeler sonucu ortaya çıkan demokrasi anlayışının günümüzdeki “modern demokrasi” anlayışının kökeni hatta kendisi olduğu göze çarpmaktadır. Zira ortaya çıkan modern demokrasi, anlaşılacağı üzere Atina demokrasisinden önemli farkları içerisinde barındırmaktadır. Özellikle Fransız Devrimi sonucu ortaya çıkan “halk egemenliği” kavramı demokrasiye farklı bir boyut kazandırmıştır. Atina düzeninde halkın tanımı, günümüzdeki gibi bütün toplumsal kitleyi kapsayan bir anlama gelmemekteydi. Vatandaş olmanın soylu olmak, erkek olmak, tüccar olmak gibi polisten polise değişen bir şartları mevcuttu. Dolayısıyla Antik Yunan içerisinde halk denildiğinde bu “seçkinler” kitlesi kastedildiğini anlayabilmekteyiz. Günümüzde ise 17. yüzyıldan itibaren yeni yeni oluşan ve şu anda varlığını sürdüren ulus-devletlerde belli bir kesimin bir ayrıcalık olarak vatandaşlığı taşıması düşünülemez bir fikir haline gelmiştir. Bu sebeple önceleri sadece mülk sahipleri, sonrasında erkeklerin tamamı, sonrasında diğer çeşitli sosyoekonomik sınıflar, daha da sonrasında kadınlar gibi toplumsal sınıflar zaman içerisinde oy kullanabilme taleplerini gün yüzüne çıkarmışlardır.

aaaÖzellikle Fransız Devrimi’nin bir sonucu olarak, milliyetçiliğin de etkisiyle ortaya çıkan vatandaşlık kavramı, yakın tarihin en önemli kavramlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki, vatandaşlık artık bir grup insanı belirleyen bir olgunun dışına taşmış olup, bir ülke içinde yaşayan insanların tamamını etnik, sosyoekonomik, dinsel veya herhangi başka bir açıdan filtrelemeden kapsayan bir kavram haline gelmiştir. Bu gelişme devletlerin dönüşümünü anlamak açısından da önemiyle gözümüze çarpmaktadır. Ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber, monarşiler güçlerini giderek kaybetmiş ve halkın demokrasi lehine giderek artan taleplerine karşılık vermek zorunda kalmışlardır. Bu durum şu anda sahip olduğumuz bireysel haklarımızın ve özgürlüklerimizin teminatı olmuş ve devletler bu ayrıcalıkları korumakla yükümlü özneler haline gelmişlerdir. Aslında demokrasiyle beraber iktidarın tanımı da değişmiştir. Öncesinde iktidar oluşturma aşamasına katılmayan bireyler, artık iktidarın doğrudan belirleyici konumuna yerleşmişlerdir. Tabi bütün bu kazanımların uzun yıllar süren kanlı, çileli, zor mücadeleler sonunda elde edildiğini hatırlamamızda da fayda vardır. Doğal olarak tarihsel süreç içerisinde iktidar erkini elinde bulunduran grupların bu haklarından feragat etme konusunda oldukça “bonkör” davrandıklarını düşünmek yanlış olur. Bu sebepledir ki günümüzde her ne kadar modern ulus-devletlerin temeli demokrasiye dayansa dahi bile, aslında monarşilerin demokratik hakların kazanılmasıyla yeryüzünden silinmediği aşikardır. Birleşik Krallık, Belçika, Danimarka, Finlandiya ve benzeri ülkeler her ne kadar demokratik yapılarını oluşturmuş olsalar bile parlamenter monarşi rejimi ile günümüzde hala monarşik yapılarını korumaya devam etmektedirler.

Avrupa ülkelerinde 1815'ten 2015'e Cumhuriyetlerin artışını gösteren haritalar.

aaaDemokrasi günümüz dünyasının en temel ilkelerinden biri haline gelmiş konumuyla, neredeyse bütün toplumlar için otoriter rejimlerden daha fazla tercih edilesi bir pozisyonda olsa dahi bile demokrasi kavramının bireylerin taleplerini karşılama konusunda problemler yaşadığını görmemiz mümkündür. Günümüzde temsili demokrasinin yaşadığı krizler, demokrasiyi de ameliyat masasına yatırmıştır. 18. yüzyıldan bu yana otoriter ve merkeziyetçi rejimlere alternatif olarak büyük heyecanlar uyandıran demokrasinin günümüzde eski “heyecanını” kaybettiğini söylememiz de oldukça mümkündür. Temsili demokrasinin esasında demokrasiyi durgunlaştıran ve hatta belki çarpıtan bir yapıya bürünmesi sebebiyle katılımcı demokrasi taleplerinin sesi giderek yükselmektedir. Buradan yola çıkarak serinin devamında da temsili ve katılımcı demokrasilerin yapısını ve günümüzde yaşadıkları krizlerin üzerinde durulacaktır.



Kaynakça

1. Heywood, Andrew. Political ideologies: An introduction. Macmillan International Higher Education, 1992.

2. Heywood, Andrew. Siyaset, BB101 Yayınları, 2018

3. Yılmaz, Aytekin, Çağdaş Siyasal Akımlar, Vadi Yayınları, 2016

4. Hobsbawm, Eric J., and Marion Cumming. Age of extremes: the short twentieth century, 1914-1991. London: Abacus, 1995

5. Aktaş, Murat. "DEMOKRASİ KAVRAMINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ." Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 3.1 (2015): 87-105.