Kadın ve Kadın Hakları -2- Cadı Avı ve Farkhunda’yı Yakmak

En son güncellendiği tarih: Oca 12


"Sen bir Havva olduğunu bilmiyor musun? Tanrı'nın hükmü bu çağda devam ediyor, dolayısıyla senin suçunun da zorunlu olarak devam etmesi gerek. Sen şeytanın kapısısın, sen o ağacın meyvesini koparansın, tanrısal yasayı ilk çiğneyen sensin, şeytanın saldırmaya cesaret edemediği erkeği ikna eden sensin. Sen Tanrının sureti olan erkeği kolayca mahvettin. Senin suçun yüzünden Tanrı'nın Oğlu bile ölmek zorunda kaldı."

Tertullianus


Ortaçağ Avrupa’sı ölü sayısı 100 binlere varan bir cadı avı başlattı. Çok nadiren erkeklerin de cadı diye katledildiği görülse de bu oranın %80 ila 90’ını kadınlar oluşturuyordu. Toplumlar büyücülük ve cadılık gibi mitlere her zaman ilgi duymuş ve buna inanmışlardır. Fakat sistemli bir şekilde cadı avı başlatan Ortaçağ Katolik Kilisesi, bu inanışı katliama çevirerek otoritesini koruması bakımından incelenmeye değer bir yere sahip.

Başta büyücülük ve cadılık birbirinden çok ayırt edilebilir değildi. Arap toplumları ile etkileşime giren Avrupa halkı simya ve astroloji ile tanıştı. Böylece büyücülük artık köylülerin batıl inancı olmaktan çıkmıştı. Cadılar ise artık tek başına büyü yapan bireyler yerine şeytanla anlaşma yapan, şeytanın güç verdiği birer tarikat olarak görülüyordu.[1] Hristiyanlığın Havva’nın Adem’i yoldan çıkardığı inancı cadıların daha çok kadınlar arasından seçilmesine sebebiyet verdi. 1 erkek cadıya 20 kadın cadı düşüyor, erkek cadılar da kadın cadıların çocukları, torunları veya kan bağı bulunan kimselerden seçiliyordu. Kilise cadıları ve cadılara inanmayanları Hristiyanlık karşıtı kimseler olarak görüyor, cadılık üzerine sürekli yasa değiştiriyordu. Kilise kendi otoritesini koruyabilmek adına bir düşman yaratmıştı. Her türlü sapkınlığı ve isyan tehlikesini böylece bertaraf etmiş oluyordu. Cadı avcıları “İsyan cadılık günahıyla eş değerdir” diyorlardı.[2] Erkek egemen toplumu bir günah keçisi yaratmış ve bunu kadınlar arasından seçmeye başlamıştı. Daha çok dul ve yoksul kadınlar cadılıkla suçlanıyordu. Üvey anneler miras meselesi olduğunda üvey çocukları tarafından cadı ilan ediliyordu. Masallardaki cadı üvey anne imgesi buradan gelir.[3] Kilisenin bu suçlamalarının tek sebebi otoritesini korumak değildi. Cadı avı kilise için büyük bir gelir kaynağıydı. Öyle ki her idamın bir fiyatı vardı ve idam ipini bile suçlanan kişiye ödetiyorlardı. Hatta yüklü bir mirasa sahip bir kadın idam edildiğinde onun evinde kutlama yapıldığı bile oluyordu. Cadı avı büyük bir hazineydi. Bu suçlamaları yapan ise sadece kilise değildi. Halkın neredeyse tamamı cadılara inanıyor ve bazen birisini cadılıkla suçlamayı kurtuluş yolu olarak görüyordu. Toplumun inancı bu kadar büyük olmasaydı katliam da belki bu derece büyük olmazdı. Öyle ki bazı kadınlar hayatlarında bir kere olsun erkekler gibi özgür ve önemli hissetmek için cadı olduklarını iddia ediyorlardı. Şeytanla ilişkiye girdiğini söyleyen bazı kızların bakire çıkması buna örnektir. Böylece bir anlığına da olsa toplumun ilgi odağı olabiliyorlardı. Ataerkilliğin apaçık görüldüğü en önemli örneklerden birisi ise şifacı kadınların cadı olarak suçlanmasıdır. Bu suçlama başarısız olmalarından değil aksine kötü bir varlık olan kadının şifayı ancak şeytanla anlaşması sonucu verebileceği düşüncesiydi. Böylece kilise okumuş erkek doktorların yetiştirilmesi için çalışmış, kadınların şifacı veya ebe olmalarını şeytani bir kötülük olarak nitelemiştir. Böylece kadınlar tıp biliminden dışlanmış oluyordu. Diğer taraftan kadınların bir araya gelmesi de cadılık alametlerinden biriydi. Erkek egemen toplum böylece kadınların bir araya gelerek isyan çıkarmalarını engelliyor, bilinçlenmelerinin önüne geçiyordu. Her otoritenin yaptığı gibi bu da erkeklerin böl-yönet tekniğiyle kadınları yönetmesinin kolaylaşmasıydı. Bu cadılık düşüncesi sadece topluma ait bir şey de değildi. Aydın, büyük isimler de bu inanç kervanına katılmaktan geri durmuyor ya da bunu faydalı buluyordu. Thomas Hobbes bile bir yandan cadılığın varlığı konusunda kuşku duyarken diğer taraftan sosyal denetim için bunu gerekli görmüştür. Jean Bodin ise sadece cadıların değil onlara inanmayanların ve çocuklarının da yakılmasını söylüyordu.[4] Nitekim Protestan Kilisesi başta cadı avına çok katılmamakla beraber sonradan en büyük cadı avlarından birisini başlatmıştı. Böylece Ortaçağ Avrupası toplumun karşısına düşman olarak, cadı kavramı üzerinden, kadınları çıkarıyordu. Öyle ki kadınların ölmesi çok önemli görülmüyordu. Luther’in “Çocuk doğurmak yüzünden kadınlar bitap düşüyor ya da ölüyorlarsa bunun hiç zararı yoktur. Bırakın ölene kadar çocuk doğursunlar; bütün varlık nedenleri de zaten bundan ibarettir” sözleri bunun çarpıcı bir kanıtıdır.


Witches in the Air Francisco Goya

Günümüze baktığımızda ise adına "cadı avı" denmese bile aynı temel yapıya sahip ve Ortaçağ Kilisesi ile aynı amaçları taşıyan kadın cinayetlerinin işlendiğini görebiliriz. Bunun en çarpıcı örneği 2015 yılında Afganistan'da katledilen Farkhunda'dır. Farkhunda 27 yaşında İlahiyat mezunu bir kadındı.

Medya muska satanlara ve din tüccarlarına karşı cephe almaya başlamış ve Farkhunda da bu cephede savaşmayı kendine ilke edinmişti. Bir gün bir türbede çocuk sahibi olamayan kadınlara muska satan bir din tüccarı ile karşılaştı. Ona "Kuran'da muskanın yeri olmadığını" söyledi. Din tüccarı molla onu Kuran yakmakla suçladı ve etrafındaki erkekleri kışkırtmaya başladı. Farkhunda "Ben bir Müslüman'ım. Müslümanlar Kuran yakmazlar" diye savundu kendini. Fakat onlarca erkek onu linç etti, sopalar ve taşlarla dövdü, arabayla üstünden geçti, çatıdan attı ve yakarak öldürdü. Bunu salt kutsala hassasiyet olarak açıklamak en başta saygısızlık, sonrasında ise hafif tabirle cahilliktir. Din tüccarlarının kilise gibi kesin biçimde görülen bir otorite kurmasa bile etkili bir kitle edindiğini görüyoruz. Ve bu kitle din tüccarlığını korumak adına bir kadını katlediyor. Fakat bir kadının öldürülmesinden ziyade kalabalığın hıncını alamadığını görmek gerek. Bu bastırılmaya çalışılan bir kadının erkeklik tarafından nasıl bir hırsla yok edildiğinin göstergesidir. Her şeyden önce Farkhunda yerine bir erkek koyduğunuzda aynı şeyin aynı şekilde yaşanacağını düşünemezsiniz. Çünkü biz bu ülkelerde kadınlara verilen değerin maalesef pek iyi olmadığını biliyoruz. Kendini korumaya çalışan otorite ne olursa olsun her zaman bir günah keçisi çıkarıyor karşımıza. Farkhunda'nın cadı diye yakılan doktor kadınlardan tek farkı 21. yüzyılda hala böyle bir şeyin yaşanmasına örnek teşkil etmesidir. Kadınlar hala cadı ilan ediliyor ve vahşice öldürülüyor. Soraya'yı Taşlamak filminde recm edilecek Soraya "Ölmekten korkmuyorum. Taşlanarak ölmekten korkuyorum." diyordu. Kadınlar artık ölmekten değil korkunç bir şekilde öldürülmekten korkuyor. Fakat Ortaçağ'a göre birçok şey de değişmiş durumda. Farkhunda' nın ölümü basın tarafından gizlenmeye çalışıldı. Kadınlar Afganistan'da daha önce görülmemiş bir direnişe başladılar. Dış basın böylece olanlardan haberdar oldu. 49 kişi tutuklandı. 4 kişi idama mahkum edildi. 8 kişiye 16 yıl hapis verildi. Afganistan'da kadın hakları hala istenen konuma gelmese bile bu bize Ortaçağ'daki gibi kadınların bir araya gelmesinin artık engellenemediğini ve ataerkil sistemin böl-yönet sisteminin çalışmadığını gösteriyor. Farkhunda yakılarak öldü. Onu cehalet ve din tüccarlarının kötülüğü öldürdü. Fakat artık av sezonunu bitirme vakti geldi. Artık cadıların zamanını başlatmamız lazım. Başka Farkhunda'lar ölmesin diye. Binlerce Farkhunda yaşasın diye. Çabamız budur.



Dipnot: 1,2,3,4 Alıntılar Fatmagül Berktay’ın Avrupa’da Cadılık ve Cadı Avı Makalesinden yapılmıştır