Anayasa ve Gölgesindeki Demokrasi -l

En son güncellendiği tarih: Oca 12




Modern siyasal kuram içinde demokrasi kavramına verilen anlam hiçbir zaman devletin kararları ve işleyiş tarzı üzerine “popüler bir denetim ölçeği” olmayla sınırlandırılmamıştır. [1] Demokrasi kavramı ile amaçlanan ortaya bir “demokratik devlet” olma niteliği koyabilmektir. Her ne kadar kimi zamanlarda farklı şekillerde yorumlansa da temel düstur pek değişmemiştir.

Demokrasi düşüncesinin sağlayıcısı anayasa kavramı dünyada ilk kez ve yazılı tek bir metinde modern devletin erklerinin (yasama-yürütme-yargı) düzenlenmesi ve insan haklarının devlete karşı korunması anlayışına karşılık gelecek şekilde 18. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Öncü anayasal metinlerden olan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789), “insan haklarının güvence altına alınmadığı ve erkler ayrılığının sağlanmadığı düzenlerde anayasa yoktur” derken, anayasa’ya özgül bir anlam yüklemektedir. Bu anlamda, “siyasal iktidarın sınırlandırılması”dır. [2]


Bir anayasa’ya sahip olmak başlangıçta, görünüş olarak demokrasi havasını sağlıyor olsa da “anayasa” ve “demokratik devlet” anlayışının var olması için gerekli olan şey anayasal devlet yapısının bulunmasıdır. Anayasal devlet, devlet erklerinin (yasama-yürütme-yargı) birbirinden ayrılması ve insan haklarının, tüm düzenin temel düsturu kabul edilmesidir. Daha da açmak gerekirse yukarıda anayasa’ya yüklemiş olduğumuz “siyasal iktidarın sınırlanması” özgül anlamı, anayasa’nın demokratik devlet içerisindeki görevini temsil etmektedir. Ki zaten anayasa, burada ifade edilmiş olan “siyasal iktidarın sınırlanması” amacıyla kullanıldığı zaman, anayasal devlet dediğimiz yapı ortaya çıkmaktadır.


Peki demokratik devlet anlayışının temel düsturu anayasanın, siyasal iktidarın elinde, bir kırbaca dönüşmesi mümkün müdür? Pek tabii, içi boşaltılmış; yasama, yürütme ve yargı organları arasında dengeli iş birliği bulunmayan bir anayasa, adeta, efendinin elindeki kırbaca dönüşebilir. Yirminci yüzyıl liberal burjuva öğreti anayasaları, bireyi merkeze koyarak devleti açıklayan toplum sözleşmesi görüşünden temellenmektedir. Yani devlete karşı birey denkleminde, toplumun kendisini emanet ettiği sözleşmenin (anayasanın) adeta sırtına inecek olan bir kırbaç olması epey gülünç olurdu. Ancak ne yazık ki, çoğu siyasal iktidar, kendi çıkarları ve ihtirasları için anayasayı, yani demokratik devletin temel düsturunu, otoriter yöntemlerle değiştirmeye veya zayıflatmaya oldukça heveslidir. Zira efendisinin kırbacını ensesinde hisseden bireyin efendisine itaat etmekten başka bir şansı kalmaz. İşte tam da bu yüzden, anayasal devletlere hiç olmadığı kadar çok ihtiyaç duymaktayız.


21. yüzyılın ilk çeyreğini neredeyse tamamlamak üzereyken Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerinin demokratik bir tarzda yeniden yapılandırılması gereksinimiyle karşı karşıyayız. Bu gereksinim kendi içerisinde, ciddi bir paradoks içeriyor, zira bir taraftan “demokrasiye olan bağlılık” yalnızca sivil toplum örgütleri ve demokratlar tarafından değil aynı zamanda ve ironik olarak, devlet ve siyasal seçkinler tarafından da sürekli ve sıklıkla dile getirilir ve “demokrasi” toplumun her alanında alınan her kararın “meşruiyet zemini” olarak kullanılırken hala daha çok demokratik yeniden yapılandırmaya ihtiyaç duymaktayız. 1980 sonrası yıllar demokrasi sözcüğünün Türkiye’de en fazla kullanıldığı ve anlamsızlaştığı dönem. Ayrıca eş zamanlı olarak devlet ve siyasal seçkinlerin dilinden düşmeyen ve gittikçe anlamsızlaştırılan “demokrasi” kelimesi ile toplumsal hayatta, giderek kaçınılmaz hale gelen demokratik yeniden yapılandırmanın oluşturmuş olduğu paradoks, bizi “demokratlıktan arındırılmış bir demokrasiye” sürüklemekte.


Türkiye’nin demokratik yeniden yapılandırılmasını tamamlamak için belki de sadece zamanı biraz geriye sarmamız gerekmektedir. Son anayasal değişiklik öncesi sahip olduğumuz parlamenter rejim ve getirmiş olduğu devlet erkleri ayrımı en azından Türkiye demokrasisinin yeniden yapılandırılmasının başlangıcı için oldukça faydalı olacaktır. Tabii tek başına parlamenter rejime dönüş yeterli değil, aynı zamanda demokrasi krizinin aşılması için Türkiye modernleşmesinin; ilerici-gerici, modern-geleneksel, Batılı-Doğulu gibi karşıtlıklardan kurtarılıp yeniden tanımlanması gerekmektedir. Çünkü demokrasinin genelde anayasa ile yeniden yapılandırıldığı bir ülke olan Türkiye için yeni bir anayasa oluştururken, toplumsal güdüleri yeniden yapılandırılmakla birlikte, aynı zamanda uluslararası demokratik kaynaklara da sadık kalmak gerekmektedir. Ve işte bu yüzden de Türkiye için uluslararası demokratik kaynaklara sahip, uygulanabilir bir anayasanın formülü, Türkiye modernleşmesini tanımlarken ki tüm karşıtlıkları bir kenara bırakıp ortak bir yol bulabilmekten geçmektedir.

Sonuç anlam olarak, metinde sıklıkla kullanılan anayasa, demokratik devlet ve demokrasinin yenilen yapılandırılması kavramları yeni bir “anayasal düzen” kurmanın temel düsturlarıdır. Pek tabi anayasal düzenin yeniden sağlanması ve Türkiye’nin uluslararası kıstaslar çerçevesinde, yeniden demokratik devletler içinde yerini alabilmesi bir süreç işidir ancak metinde sıklıkla vurgulanan anayasal devlet yapısına ve temel düsturlara sadık kalındıktan sonra bu sürecin Türkiye için atlatılamayacak bir tarafı yoktur.

[1] KEYMAN Fuat, Türkiye ve Radikal Demokrasi, sayfa 127, Bağlam Yayıncılık, 1999 [2] ODER Bertil Emrah, Türkiye’nin Anayasa Gündemi, Bölüm 1, Soru 1, sayfa 24, İletişim Yayınları, 2018


Kaynakça

KEYMAN, Fuat. (1999) Türkiye ve Radikal Demokrasi. Bağlam Yayıncılık.

KABAOĞLU, İ. (2018). Türkiye’nin Anayasa Gündemi. İstanbul: İletişim Yayınları.

TANÖR, B. (2018). Anayasal Gelişme Tezleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

TANÖR, B. (2019). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

GEMALMAZ, S. (2016) Devlet, Birey ve Özgürlü. İstanbul: Legal Yayıncılık.

BERKES, N. (2019). Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.